Geçmiş
20 May
Hangimiz atabiliriz ki geçmişi hayatımızdan ?
Sanıyorum hiçbirimiz. Geçmiş öyle canlı bir şeydir çünkü, nasıl olduğunu anlayamadığınız bir şekilde tüm “dünleriniz” bugün için geçmiştir. Bazılarımız vardır, çıkar övüne övüne “Ben geçmişimi unuttum, unutabiliyorum” der. Biz de gıpta ile bakarız kendisine, saygı duyarız aslında. Fakat o kişinin de kendisine itiraf etmekte zorlandığı bir geçmişi, kendisine yaşadıklarını anımsatacak ufak tefek de olsa izleri vardır. O izleri takip etmemiş olsa bugüne ulaşamayacağını söylemeyin ona, bırakın mutlu olsun. Belki geçmişi çok güzel şeylerle doludur da o yüzden unutabilmiştir, öyle sanmıştır.
Yakın zamanda gerçekleşmiş olsa da, olayların tamamı “geçmiş” sözcüğünün geniş anlamlar barındıran dünyasında bir yere sahiptir. Yaşadığımız her gün, yarın için geçmiştir. Her bir saatin, kendisini kovalayan sonrakine göre geçmiş olduğu gibi. Bu şartlar altında, biz yaşadığımız sürece dünyanın evrendeki seyri gibi düzen içerisinde devam eden ve biriken bir geçmişimizin varlığını kimse reddedemez sanırım.
Önemli olan geçmişi unutabilmek değil elbette. Sonuçta yarın unutayım diye yaşamıyorum ki bugünü! Eğer öyle olsaydı şu an içinde bulunduğum zamanı güzel geçirmek için bir sebebim olmazdı benim. Zaten geçmiş de öyle bir sözcük ki, yalnızca kötü anıların geçmişte yer aldığını düşünürüz biz insanlar. Bu düşünce ile yaklaştığımızdandır ki, geçmişini unutmak bir yetenekmiş gibi, saygı duyulması gereken bir şeymiş gibi davranırız. Kimse kusura bakmasın da, hep yarınları düşüneceksin de, bugünü neden yaşıyorsun diye sorarlar adama. İyi ya da kötü bir geçmişe sahip olmak her zaman bizim elimizde değil tabi, kabul ediyorum. Fakat geçmişini unutmak, evden çıkıp çarşıya gitmişken dönüş yolunu unutmaya benzer. Ha derseniz ben unutmuyorum da rafa kaldırıyorum, amenna. Geçmişinizi bir gün çıkarabileceğiniz bir yere koymakta sakınca görmüyorum. Zira ben de öyle yapıyorum. Geçmişin kötü hatıralarını hatırlamamayı seçiyorum ; onları unutmaya çalışmayı, unutamayacağımı bile bile unutmuş numarası yapmayı değil. Bu yüzden de kendimi güzel hissedebiliyorum. Geçmişin bana karanlıklar arasından gün ışığına çıkarmaya çalıştığı kötü şeyleri görmüyorum. Bir yerlerde anımsadığım anda beni mutsuz edeceğini bildiğim şeyler var, farkındayım. Fakat ne ben o yeri biliyorum, ne de o yerden çıkan şeyi tanıyabiliyorum. Zihnimde farklı bir boyutta, farklı bir biçime bürünmüş duruyorlar çünkü. Onları kapladığım kutunun tozunu siliyorum arada bir raftan alıp, ardından içini açmadan yerine koyuyorum. Kendimi bu sayede rahatlatabiliyor ve geleceğe daha umutla yaklaşabiliyorum. Sizi bilmiyorum ama, ben yaşamayı gerçekten çok seviyorum.
Ozan
Yanılıyoruz
2 May
Dünya aslında ne sizin, ne de benim etrafımda dönüyor…
Hepimiz, yaşadığımız süre içerisinde her şeyin bizimle ilişkili olduğunu, iyi ya da kötü olayların yalnızca bizim başımıza geldiğini, hatta belki de bazen koskoca dünyada yalnız olduğumuzu düşünüyoruz. Bu sebeple de davranışlarımızı şekillendirecek olan akıl süzgecimizi yanımıza almayı unutuyoruz. Nasılsa dünya sadece bizim, bir tek biz söz hakkına sahibiz burada. Yaptıklarımızı da düşünecek, bunları anlamlandıracak kimse olmadığına göre-bizim dışımızda- her şey yolunda. Biz mutluysak evren de mutludur, yani olmalı diye düşünüyoruz ve aslında çok feci yanılıyoruz.
Kurduğumuz cümleleri, başkası hakkında sahip olduğumuz düşüncelerimizi ya da tavırlarımızı, sanki o kişi de öyle davranacakmış, öyle düşünüyormuş gibi aktarıyoruz başkalarına. İşte biz yanlışa burada başlıyoruz bana sorarsanız. Çünkü kendimize o kadar fazla güveniyoruz ve biz o kadar değerliyiz ki, başkalarının görüşü ya da davranışı bizi ilgilendirmiyor. En mükemmelin kendimiz olduğuna inanıyoruz ve buna inandığımız sürece de kendi düşüncelerimizin yolunda tasarılar oluşturuyor, tasarı dünyamızın içerisine yerleştireceğimiz figüranları dilediğimizce rollere atıp, kendi kahramanlık öykümüzü yazıyoruz. Öykümüzün yeri ve zamanı yok. Zira biz neyi dilersek o zaman gerçekleşecek, nerede istersek orada kullanacağız figüranları. Fakat unuttuğumuz şey, bir başkasının da benzer hikayeyi bizi figüran, kendini kahraman olarak düşünüp oluşturduğu. Hikayelerimizin çakıştığı noktada ne oluyor ? Göz göre göre kaza yapmış iki şoför gibi aracımızdan inip diğerine bakıyoruz. Bir gün bu kazayı yapacağımızı, o kişiyle karşılaşacağımızı biliyoruz. Fakat hem yönetmen hem de başrol oynamak o kadar hoşumuza gidiyor ki, bu riski göze alıp yolumuza devam ediyoruz. Sonunda elimize geçen ne ? Koskoca bir sıfır. Bir birey olarak güzel bir şekilde yaşama umudumuzu anlıyorum elbette. Fakat ne yaşadığımız şehirde, ne de yaşadığımız ülkede yalnız değiliz. Bu yüzden çevremizdeki insanlara karşı belirlediğimiz davranışlarımızı, takındığımız tavırları, hatta zihnimizden geçen düşünceleri belirlerken ve uygulamaya koyarken kendimizden başka herhangi bir canlıyı da düşünmemiz gerekliliğini aklımıza getirmeliyiz. Çünkü ancak bu şekilde hepimizi mutlu edecek şeyler ortaya koyabiliriz.
Aynı öyküyü konu alan bir kitabın içerisinde, hepimizin kahraman olabildiği, bir diğerine zarar vermediği güzel bir sayfada isimlerimizin yan yana geçebilmesi dileklerimle…
Dünya birimizin etrafında değil, hepimiz için dönüyor.
Ozan
Bugün
3 Nis
İnsan olumlu veya olumsuz olarak nitelendirilebilecek bir şekilde her gün değişiyor. Dün hissettiğini bugün hissedemiyorsan eğer, sorun senin dengesizliğin değildir yalnızca. Çünkü bu hayat içerisinde başımıza gelen her şey, birden fazla etkene bağlı olarak gelişiyor. Eğer eskiden çok samimi olan iki kişi artık eskisi kadar samimi olamayacaksa, bu ne yalnızca birinin sorunudur, ne de yalnızca birinin suçu. Hatta belki o iki kişinin dışındaki bir kişi ya da olayın tetiklediği bir durum. Fakat en fazla etkilenecek iki kişinin kim olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.
Kimilerimiz yaşadığımız sürece hatalar yapıyoruz ve bunları nasıl telafi edeceğimizi biliyoruz. Kimilerimiz ise hatalarımızın farkındayız ama telafi yöntemlerini bilmiyoruz. Bu iki grubun herhangi birindeyseniz çok bir kaybınız yok bence. Birinci gruptaysanız zaten sizden yana kimsenin sorunu yoktur. İkinci gruptaysanız zaman içerisinde telafi yöntemlerini öğrenebilir, bu sayede birinci gruba dahil olabilirsiniz. Fakat bu iki kategorinin dışında, üçüncü bir grup olan hatalar yapan ve bu hataların farkında olmayanlardansanız, işiniz çok zor. İnsanlar kalkıp da size hatalarınızı konuşmaya gelmez. Çünkü size hata yaptığınızı söylese, bak böyle böyle oldu dese de anlamazsınız. Zira size göre yanlış değildir yaptığınız, size göre sıkıntı yoktur söylediğiniz sözlerde. Karşınızdaki insandan kuru bir özür dilersiniz böyle durumlarda, her şeyin geçtiğini, herkesin eski haline döndüğünü sanırsınız. Benden duymuş olmayın ama, yanılırsınız. Ders alır mısınız peki ? Hiç sanmıyorum. Benim çok yakından görme fırsatı bulduğum bir iç dünyası var çünkü böyle insanların. Dünyayı kendileri yaratmıştır, eğer herhangi bir işle uğraşıyorsa ve o işte çok iyi olduğunu düşünüyorsa-sanıyorsa- sizin fikirlerinizin hiçbir önemi yoktur. Sizi dinlerler, fikirlerinizin bitmesini beklerler, ardından başka bir konuyla ilgili kendi fikirlerini sıralarlar. Çünkü her şeyin en iyisini hep o insanlar bilirler(!).
Kendinizi kötü hissetmeniz için sebepler ardı ardına sıralanır bu insanlar çevrenizde olduğu takdirde. İstediğiniz kadar pozitif olun, istediğiniz kadar alttan alın sonuç gerçekten değişmiyor. Yaşadıkları sürece diğer insanlara söyleyecekleri, onları eleştirecekleri konular hep vardır çünkü. Bir yere kadar dayanabiliyorsunuz bu tarz düşüncelere. Fakat damlaya damlaya göl olur mantığıyla sizin de içinizde periyodik olarak biriken şeyler bazı zamanlarda ortaya çıkıveriyor siz istemeseniz de. Ne yapacağınızı bilmiyorsunuz, alışkanlıklarınızı değiştirmeye çalışıyorsunuz, yine olmuyor. Çünkü bu sadece sizinle ilgili bir durum değil, yalnızca sizi ilgilendirmiyor yaşananlar. Fakat demiştim ya karşı taraf hatalarının farkında olmayabiliyor, konuşmanız da işe yaramıyor diye, işte bu durumlarda benim aklıma tek bir çözüm geliyor. Olumsuz yönde değiştiğini düşündüğünüz insana karşı hislerinizi koruyamayacaksanız, samimiyetinizi kurduğunuz gibi bozmalı, onun, iki tarafında da hayat olan bir köprünün karşı tarafına geçmesini bekledikten sonra köprünün iplerini kesmelisiniz. Çünkü sizin kendinizi dengesiz olarak nitelemenize neden olacak kişi, birlikte yürümeye çalıştığınız köprünün dengesini çoktan bozan kişi olmuştur.
Ozan
Günün Sözü*36
13 Mar
Bugünümüzü berbat etmesine izin verdiğimiz insanların, yarın hayatımızda hiçbir öneminin olmayacağını hiçbirimiz söyleyemeyiz. Bugünümüzü çalıp, kendi hayalindeki yarının temelini atan insanlara seyirci kaldığımız sürece, onların bunu nasıl yaptığına şahit olmaktan başka bir şey yapmayacağız. Kim bilir, belki biz de bir gün bir başkasının bugününü, sırf bizim yarınımız için çalarız. Çalmaz mıyız ?
Ozan
Gerçekten
11 Mar
Senaryosu zamana ait olan, sınırlarını sizin çizdiğiniz, yönetmeni olduğunuz hayatınızın başrolünde hep aynı karakteri mi canlandırıyorsunuz ? Her gününüzü bir diğerinden farklı bir şekilde yaşıyorsunuz ve evinize gelip sıcak yatağınıza kendinizi attığınızda tasarı dünyanızın kahramanı ortaya çıkıyor değil mi ? Kendinizi farklı hissediyorsunuz, gün içerisinde nefes aldığınız bedenden kopmuş gibi, yeni biri olmuş, kendinizi bulmuş gibi.. Yine oyunu fazla kaçırdınız sanırım. Biraz daha fazla kendiniz olmayı deneseydiniz eğer, bu hisse hiçbir akşam kapılmayacaktınız. Çünkü zaten size ait olan bir hayatın en samimi kahramanı olarak aynada kendinizi görecektiniz. Fark ettiyseniz “en iyi” demedim, “en samimi” dedim. Bunun ne anlama geldiğini eminim siz de biliyorsunuz. Fakat samimi olduğunuz sürece aynı zamanda iyi olarak anılacağınızı, nihayetinde kendinizi öyle hissedeceğinizi hatırlatmak isterim yine de.
Günlerinizi geçirirken farklı kimliklere bürünüp, istemediğiniz şeyleri yaptığınız oluyor değil mi ? Peki hangisinde kendinizi rahat hissediyorsunuz ? Yastığınıza başınızı koyduğunuzda hatırladığınız, gün içerisinde diğer insanları üzmüş olanı mı, yoksa gözlerinizi kapadığınızda içinizi serinleten, gözleriniz kapalı olduğu halde enerjisi ile aydınlık bir ortam yaratmış olan içinizdeki çocuğun kahramanını mı ? Aslına bakarsanız ben hangisi olduğunuzu merak etmiyorum, bilmiyorum da. Tek bildiğim, gün içerisinde benim karşıma çıkmış haliniz ve bu halinizin bana yaşattıkları. Gerçekte ne olduğunuzu önemsemeyeli çok oldu cidden, tahmin edebileceğinizden daha fazla. Belli bir yerden sonra insan yaşadıklarının sebebini aramıyor artık ve sadece yaşıyor. Bu yüzden kendini mutlu hissedebiliyor ve yaşam enerjisiyle dolabiliyor. Herkesin her yaptığını neden yaptığını, hangi ruh haliyle bunu yapmış olabileceğini, neden rol yaptığını, yalandan gülüşünün sebebini, artık gözlerime neden bakmadığını düşünmüyorum uzun süredir. Çünkü bu şeylerin tamamının farkında olacaksın, fakat düşünmeyeceksin güzel yaşamak istiyorsan. Yaşamınızın size verdiği rolü üstlenin yalnızca, o rol için her şeyi yapın. Yeter ki o rol, gerçekten sizin için doğru olan olsun. Zaten siz samimi olduğun sürece doğru rolün ne olduğunu aramanıza gerek kalmayacak. Yastığınıza başınızı koyduğunuzda da, gözlerinizi kapadığınızda da aynı kişi olacaksınız.
Siz samimi olduğunuz sürece, diğer insanlar da size karşı samimi olacaklar emin olun. Yönetmen olmanız, bir diğer yönetmenin tasarladığı alana girme hakkını size vermez. Çünkü sizin setinizin bittiği yerde bir başkasının seti başlıyor ve sizin için önemsiz olan bir aşk filminin durgun havası sırasında, bir diğerinin heyecan dolu senaryosunda kahraman olabilirsiniz. İşte o an, kendi alanınızı terk ettiğiniz için, istemediğiniz şeyler yapabilir ve bunun doğal bir sonucu olarak istemediğiniz sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Siz, benim filmimde, başrolü ve yönetmenliği bana ait olan filmde, karanlığı aydınlatabilecek olan içinizdeki çocuğun kahramanı olabilir misiniz ? Konuk oyuncu olarak girdiğiniz ve kurallarını bilmediğiniz bir filmin seyrini değiştirebileceğinize inanıyor musunuz, gerçekten ?
Ozan
Anlaşılmak
1 Oca
Kimi zaman insanların sizi gerçekten anlamadığını hissedersiniz ya, işte o anlardan birini yaşıyorum bunu yazarken. Kurduğunuz cümlelerin, karşınızdaki insanın zihin süzgecinden geçmesi ile süzgece takılanları herkesin aynı algılaması gibi bir şey aslında yok. Şu adına algılamak dediğimiz sözcük, süzgeçleri farklı olan insanların zihinlerinde uyandırdığı şeyler olduğundan, bu farklı süzgeçlerden haliyle farklı şeyler geçiyor ve aynı cümleyi iki kişi farklı şekilde algılıyor.
Söylenilmek isteneni siz kendinizce karşınızdaki insana güzel bir şekilde anlatmış olabilirsiniz. Fakat eğer karşıdaki insanın süzgeci ile sizinki farklıysa-ki farklı-, çoğu zaman “yanlış anlaşıldım” diye yakınırsınız. Bu sebeple ağzınızdan çıkacak cümleleri doğru ya da yanlış seçmeniz çok fark etmiyor. Size göre doğru olsa da, ilgili kişi için yanlış bir anlama denk gelebiliyor ve göreceli olmadığını düşündüğünüz cümleler bile saniyeler içerisinde göreceliymiş gibi çıkıveriyor karşınıza. Bir anda, şimdiye kadar doğru kabul ettiğiniz ya da yanlıştır bu söylemeyeyim dediğiniz şeyler eşitleniyor ve insanlara karşılık verip bir şeyler söylemek yerine, söylememeyi daha doğru buluyorsunuz o dakikadan sonra. Biliyorum bazılarınız “içimden ne geliyorsa söylerim ben arkadaş, içime atmam” diyorsunuz ama bu durumu yaşadığınızda aynı cümleyi sarf etmiyorsunuz. Bakın aynı şimdiki gibi geliyorsunuz, buraya yazınızı yazıp rahatlamayı deniyorsunuz. Kızgın olmuyorsunuz, kimseye de tavır yapmıyorsunuz ama yazı yazarak kendinizi rahatlatıyorsunuz.
Sosyal bir mesaj vermek için yazmıyorum yazımı, ya da bir şeylerin farkındayım, siz de anlayın, siz de öğrenin demek değil amacım. Yalnızca kendimi rahatlatmak için yazıyorum her defasında ve bu yazdıklarımı okuyup okumamak da sizin kararınız. Yazdıklarımı anlaşılmaz kılmak için uğraşmıyorum ama “anlamıyorum yazdıklarını” tarzında tepkilerle karşılaşıyorum. Özel bir çabam yok tabi bu konuda, fakat herkes anlasın da istemiyorum. Düşünmek lazım, algılamaya çalışmak lazım. Anlattıklarımı yanlış anlamak için değil, anlatmak istediğim gibi anlamaya çalışmanız, bunu yaparken de empati yapmanız lazım. Bir sonraki yazıma kadar kendinize iyi bakın derdim de, beni yanlış anlarsınız diye korkuyorum. Fakat yine de seviyorum sizi.
-Oha, seviyorum dedi. Kinaye mi yaptı ?
OzaN
Kısa Öz*30
19 Ara
Umut etmek
4 Ara
Karanlıkta kaldığını hissettiğin anda bir ışık için gökyüzüne bakmaktır, hastaların şifa bulacağını düşünmesi, bir kedinin yemek bulma niyetiyle çöp tenekesine girmesidir. Hatta arama motoruna yazdığın şey ile ilgili bir sonuç bulunamayınca sayfayı yenilemektir umut etmek. Çoğu zaman masum duygularla yapılan bir şey, bir his, bir duygulanma biçimidir. Bu duygulanma biçimini besleyecek şeyler de çok uzakta değildir. Yaşadıklarımızın bizlere gösterdiği sonuçlar, gelecekten bir ışık, kötülükleri ve karanlıkları aydınlatabilecek küçük bir ışık kaynağı… Küçük kızının saçlarını tararken annesinin beslediği temiz duyguların ruhu beslediği gibi besler umut etmek de insan ruhunu. Bu yüzden umut etmek nefes almak kadar değerli ve gereklidir işte !
Umudunu kaybetmiş bir insanın gökyüzüne bakmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü bir şeylere inanmaktır umut etmek. Müziğin doğasına kendini bırakmış bir piyanistin kendinden geçmiş ruh halidir umut etmek. Yağmurda ıslanacağını bile bile şemsiyesini almayan insandaki yağmurun dinmesi isteğidir, yanından hızla geçen ambulansın içindeki insanın iyi olması için “geçmiş olsun” diye içinden geçirmektir umut etmek. Bir ressamın hayallerine fırçayı ilk dokunduruşudur, oluşturacağı eserin bitmiş halini gözlerini kapadığında görmesidir, bir yazarın anlaşılma kaygısının soyutlaştırılmış iç dünyasına bıraktığı izdir umut etmek.
Yaşamaya çalışmaktır umut etmek,
Yaşama isteğidir,
Yaşamı iyi anlamaktır,
Yarını görebilmek,
Yaşamayı sevmek,
Kısacası yaşamaktır umut etmek.
OzaN
Günün Sözü*35
28 Kas
Günün Sözü*34
24 Kas
Yanlış
21 Kas
O kadar yalnış şey çıkıyor ki karşımıza, doğruları nerede arayacağımızı bulamıyoruz zaman geçtikçe. Az önce yazdığım “yanlış” sözcüğünü de buna dahil edebiliriz. Kimileriniz bunu direkt fark ettiniz ve “hahahah bak salağa” bile dediniz, biliyorum. Kimileriniz ise fark etmeden devam ettiniz, ta ki diğer cümleye kadar. O cümlede yapılmış bir yazım hatasını fark etmiş ya da etmemiş olmanız aslına bakılırsa hiç de sorun oluşturmuyor. Çünkü burada herhangi bir sınav ortamında değiliz, ya da çok yüksek konsantrasyon ile takip etmenizi gerektirecek bir tavır takınmanız gerekmiyor.
Benim yanlışlarla ilgili fark ettiğim ve doğru olduğuna inandığım şeyler var. Doğruların her zaman yanlışların içinde olduğu ile başladım onlara inanmaya. Daha sonra ise yanlışların neden yanlış olduğunu anlatacak bir zihin ile benimsedim şimdiye kadar duyduklarımı. Sonra ilk yanlışımı yaptım, doğrusunu öğrendim. Ardından doğruları yapmaya başladım, yanlışları değerlendirdim bu sayede yapmadıklarıma bakarak. Onların neden olabileceği şeyleri düşünüp, “bir daha aynı durumla karşılaşsam, yine doğrusunu yaparım” dedim zaman içerisinde.
Her şey gibi yanlışlar ve doğrular da aynı eksende mesken edinmiş ve aynı çizgiyi çevreleyen bir pamuk şeker şeklinde karşımıza çıkıyor. Ne taraftan baktığımızın da önemi var, nasıl gördüğümüzün de. Yorgun bir kafayla yanlış görmek çok zordur mesela. Rahatlamak isterken dikkat ettiğimiz şey, uğraşımızın bize verdiği huzurdur. İçerisindeki yanlışları önemsemeyiz çoğu zaman. Yazımın başında yer alan yazım yanlışını da bazılarınızın fark edemeyişinden bunu iyi bir şekilde anlayabiliyoruz. Motivasyonu yüksek tuttuğumuz sürece yaptığımız işlerde doğruya ulaşma olasılığımızı güçlendiririz. Kimi zaman motivasyonumuz yüksektir, fakat yaptığımız eyleme karşı değil, aklımızda yer eden ve sayıları içinde bulunduğumuz dönemle yakından ilişkili olan diğer düşüncelerimize karşıdır. O eylemleri gerçekleştirmek istediğimiz andan itibaren doğru yolu çizeriz ve o yolda ilerlemeye başlarız, yanlış yollara sapmamıza engel olur çünkü adına motivasyon dediğimiz, sınırlarını çizemediğimiz ‘içimizdeki güç’.
İçimizdeki gücü kullanabildiğimiz ölçüde doğrulara giden yolların taşlarını ‘doğru’ döşeyebiliriz ve yanlış yolları oluşturmamış oluruz. Çünkü yanlış dizdiğimiz taşlarla doğru bir yol asla oluşturamayız. Yanlışlar doğruları her zaman götürür, doğrular ise olası yanlışların neler olduğunu bize gösterir. Hep ‘doğru’ olduğuna inandığınız yollarda kalmanız dileklerimle.
OzaN
İyisi mi
8 Kas
Yaşadığımız dünyaya öyle bir düzen hakim ki, sürekli ‘iyi’ olmuş insanlara sonradan ‘iyi’ olanları tercih ediyoruz. Toplum içerisinde konuşulan, saygı gören insanlara bir bakın. Elbette iyi diye nitelendirdiğimiz, geçmişten bu yana öyle tanıdığımız insanlardan da bahsediliyor. Fakat ağırlıklı olarak, geçmişte yapılan kötü şeylerin ardından düzelen ve iyi olmaya eğilimli insanları konuşuyoruz ve onları daha saygın bir yerdeymiş gibi değerlendiriyoruz.
Fark etmediğimiz, ya da belki önemsiz görüp düşünmediğimiz şeylerden biri de ‘hata yapmak’ şüphesiz. Çoğu insan için hata yapmak ya da yapmamak çok önemli değil. Bu yüzdendir ki zaten geçmişinde birçok hata yapmış insanlarla hiç hata yapmamışlar bir arada ve aynı şartlarda değerlendirilirler. Ne hoş adalet değil mi ? Biri sizin canınızı yakacak, duymak istemeyeceğiniz şeyler söyleyecek ve ardından size çok iyi davranmaya başlayacak, hep iyi kalacak, bir diğeri ise sizi hiç üzmeyecek, beklentilerinizi karşılayacak düzeyde arkadaşlığını, dostluğunu esirgemeyecek sizden, sizi tanıdığı ilk dakikadan itibaren iyi olacak ve yine iyi kalacak. Yani aynı sıfatla nitelendirilecek diğeriyle. Bunun sebebi de aslında çok açık ve hep yaptığımız bir eylemle ilişkili : unutmak.
Biz, geçmişimizi bir balık gibi kısa sürede unuttuğumuz sürece, bizden faydalanmak isteyen ‘iyi’ insanlar olacaktır çevremizde. Yaptıklarının pişmanlığını biraz olsun içinde barındırmayan ve bu durumu yüzünden okunan insanlara bizler pirim vermeye devam ettikçe, onları ‘iyi’ diye niteledikçe, şimdiye kadar hep iyiliğini gördüğümüz insanlarla bir tuttukça, onlar kendi sözlüklerinin iyisini oynayacak, bizim gözümüzde iyi olacak.
“Hata yapmamış olmak mı daha yücedir yoksa biraz hata yapıp doğru yolu bulmak mı?” sorusu aklıma geliyor böyle düşününce. Aslında sanırım cevabı da sorunun içinde. Kimileri doğru yolu bulup iyi olmak için çaba sarf ederken, kimileri doğru yolun kenarlarını ağaçlandırmaya, onu daha da güzelleştirmeye başlamış bile. Ne zaman biz gerçek iyileri diğeriyle aynı arabaya bindirip doğru yol üzerinde birlikte gezdiririz, işte o zaman ikisini aynı kabul edip, bir diğerinin yaptığı hataları ve bize yaşattıklarını unutmuş oluruz. Unutmak da güzel şeydir yeri geldiğinde ama özellikle bu konuda olduğu gibi iki insan yan yana gelecek ve bir kıyas söz konusu olacaksa, unutulanları eski tozlu raflarından getirip masaya koymak gerek. Bu sayede daha mantıklı kararlar verebilecek ve karşımızdaki insanı kırmamak uğruna daha dikkatli davranabileceğiz.
OzaN
Bakış Açısı
26 Eki
İnsanlara ve dünyaya aynı şekilde yaklaşmadığımızı gördükçe farklı birer insan olduğumuzu anlıyorum tümüyle. Bu sayede benim de bakış açım bir öncekine göre değişime uğruyor, daha da farklılaşıyorum zamanla kısacası. Farklılaştıkça eskileri sorgulamaya, eski davranışları değerlendirmeye geliyor sıra. Böylece doğruya ulaşma yolunda sarf ettiğim çaba yerini buluyor ve farklılıktan, çok seslilikten, kalabalıktan da bir şeyler kazanıyorum ve çizdiğim yol üzerinde yürümeye devam ediyorum birikimlerimle.
Genişlemiş bir bakış açısı ile görebileceğiniz şeylerin derinliği de değişiyor. Yalnızca yeni şeyleri fark etmiyorsunuz bakış açınızı genişlettiğinizde, beraberinde derinlik kavramı da katıyorsunuz yüzeysel bir şekilde baktığınız bir şeye. Bu da değerlendirmelerinizi yaparken sizi bir adım önde kılıyor eski halinize göre. Çevrenizdeki diğer insanların olaylara yaklaşımları, dünyaya bakış açıları ile beslenmiş bir zihin süzgeci oluşturuyorsunuz zamanla ve yaşam kalitenizi artırıyorsunuz farkında olmadan. Bunu uzaktaki biri edasıyla yazmıyorum, aksine bu olayın tam içerisinde biri olarak döküyorum kağıda gerçekten.
Kimi zaman bizi mutlu etmeyecek sonuçlar doğurabiliyor farklı bakış açıları kazanmak. Mesela daha önce farkına varmadığımız, hatta aklımızın ucundan geçiremeyeceğimiz şeyleri artık “yaşıyoruz” bilincinde olduğumuz saniyeden itibaren. Fakat bu bizim için olumsuz bir şey değil, hatta bize hayatın öbür yüzünü de arada gösterdiği için iyi ve olumlu dakikalarımızın kıymetini daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Eğer bu boyutundan bakmayı öğrenebilirsek hayata, her şey daha farklı oluyor zaman geçtikçe. Aranızda şu an burayı okuyan fakat daha önce bu boyuttan değerlendirme yapmamış olanlar varsa şu dakika itibariyle bahsettiğim bakış açısını edindi ve gerektiğinde kullanabilecek potansiyeli var. Yani ben üzerime düşeni yaptım ve amacıma ulaştım, bakış açımı tanıttım.
Başlangıç noktası ve hedefi belli bir yol üzerinde alternatif seçimlere öncülük edebilecek bir davranışta bulunduğum için bu davranışın insanlar üzerinde bırakacağı etkiyi de düşündüm devamında. Bu sayede insanların yorumlarını ve değerlendirmelerini düşünürken onların bakış açılarına da sahip olacağım geldi aklıma ve bir heyecan kapladı bile içimi ! İşte bu yaklaşım da benim bakış açımın bir sonucu ve bu sayede mutlu olabiliyorum ben. Ayrıca şunu da söyleme gereği duyuyorum, göremeyeceğimiz, hissedemeyeceğimiz, farkına varamayacağımız bakış açıları, düşünce tarzları, değerlendirme şekilleri her gün karşımıza çıkıyor mutlaka. Fakat bir bakış açısını dahi fark edebileceğimiz “bakış açısı” edinebiliyoruz zamanla. Bir oyuna benzetebiliriz bu yönden aslında ; bazı şeyler var yapmamız gereken ve onları yapmadan bir sonraki seviyenin yeteneklerini kullanamıyoruz. Böyle düşünelim ve farklı bakış açıları edinebilmek için, farklı bakmayı mutlaka öğrenelim.
Bence mutluluğun sırrı burada !
OzaN
Uykusuz
15 Eki
İyi ya da kötü bir şekilde geçip gidiyor günler. Geceye uzatmaları oynattığımız da oluyor, elektrikleri erken kesip tüm şehri erkenden uyuttuğumuz da. Ne şekilde olursa olsun sonunda uykuya kavuşuyoruz. Belki her seferinde istediğimiz rüyaları göremiyoruz, hatta hiçbirini görmediğimiz de oluyor, iyi ya da kötü, fakat yeteri kadar uyuduğumuzda ertesi günü mutlu geçirebiliyoruz.
Hep merak etmişimdir, gününü kendine ve çevresindekilere zehir eden insanların uykusuz olup olmadığını. Fakat sorduğumda benim de günümü zehir edeceklerini düşündüğümden yanıtsız kalmasını tercih ettim. Biyolojik olarak uykusuzluğun nelere sebep olduğunu anlatmaya gerek yok ; hepimiz biliyoruz nasılsa. Fakat ruhsal olarak belki de farkında olmadığımız birçok şey var ve hepimizde farklılık gösteriyor. Kimilerimiz uykusuz kaldığında daha uyumlu oluyor, gün içerisinde her bulduğu koltukta uyuduğu için hiçbir şeye muhalefet olmuyor, mutlu mutlu geçiniyoruz. Kimilerimiz de uykusuzluğunun acısını çevresindekilerden çıkarıyor ve onların da uykusuz kalmasına neden oluyor. İşte bu durum gerçekleştiği anda uykusuzluk ortak bir sorun haline geliyor ve arkadaş çevremizde herkesi etkilemesi olağanlaşıyor.
İyisi mi bu tarz bir şeylere sebebiyet vermemek için uykusuz kalmayalım. Sonuçta söylediklerimiz ya da yaptıklarımızdan başka insanlar da etkilenebiliyor. Aslında daha çok şey yazacaktım bu konuda ama kusura bakmayın, kısa kesmek zorundayım. Biraz uykusuzum da.
OzaN
Görünüş
12 Eki
Birçoğumuzun sıklıkla “ben çok önemsemiyorum” dediği şeydir bu. Elbette bahsettiğim ‘görünüş’ herhangi birimizi şekilsel anlamda betimlemek değil. Bir başkası üzerinde bıraktığımız ilk izlenim, ilk algı diyebiliriz birazdan görüş bildireceğim ve başlıkta adı geçen konuya.
Yaşadığımız sosyal çevre içerisinde kimi zaman bir bakışla, kimi zaman birkaç sözcükle, kimi zaman saatlerce sürebilecek cümleler dizisiyle bir diğer insana hislerimizi çok rahat anlatabiliriz. Bu hisler özel olmak zorunda değil elbette, bir arkadaşımızın yaptığı sıradan bir şey de anlatacağımız hislerimizin konusu olabilir. İşte o hisleri anlattığımız anda, o insanın bize görünüşünü de özetlemiş sayılırız.
Kimilerimizin çok dert ettiği bir durum farkındayım. Ya da şöyle düzeltelim : hepimizin dikkat ettiği, fakat kimilerimizin daha az dile getirdiği bir şey bu. İnsan olmanın gereklerinden biri olduğunu düşünüyorum ayrıca bu konunun ve “Ben iyi izlenim bırakıp, iyi anılmak istemiyorum” diyen birinin çıkacağını da sanmıyorum, yok değil mi öyle biri ? Hah tamam, ben de öyle düşünmüştüm.
Sizin karşınıza ne sıklıkla çıkıyorlar bilmiyorum ama bir grup insan var ki bu insanlar yalnızca görünüşe önem veriyorlar. Şöyle ki, önem verdikleri konu olan görünüş dahilinde bile olduklarından farklı görünmeye bayılıyorlar. Çünkü bu tarz davranışların onları diğer insanlardan ayrı tutacağını sanıyorlar. Fakat ne kadar aşağılık bir durum olduğunun farkına varamıyorlar bir türlü. Bazen “bilmiyorum” demeyi de bilmeli insan değil mi ? Ya da bir konuda çok iyi olduğunu diğer insanlardan önce kendisi söylüyorsa biri, şüphe edin yaptığı her şeyden derim. Genellikle bu tarz insanlar daha boş oluyor ve atasözümüzün anlamını tam olarak karşılayabilmek için deyim yerindeyse boş fıçılarını çok tıngırdatıyorlar. Bu sayede kendilerince ‘iyi izlenim’ bıraktıklarını zannediyorlar, yani bize hoş görünüyorlar. Vay be diyoruz, hatta yaptığı-yaptığını söylediği- şeylere özeniyoruz falan. Onlar da bizi etkilediklerini düşünüyorlar haliyle ve mutlu oluyorlar. Fakat eninde sonunda bazı şeyler açığa çıkıyor ve gözümüzdeki değeri birden düşüveriyor o insanların. Gelin bu insanlardan olmayın ve olduğunuz gibi kendinizi kabul ettirmeye çalışın.
Başlangıçta söylediğim “Ben çok önemsemiyorum” cümlesi benim için geçerli sayılabilir. Şöyle açıklayayım : insanlarla konuşurken, onlara bir şeyler anlatırken samimi olmaya çalışıyorum ve içimden geldiği gibi davranıyorum. Kurguladığım bir kişiyi oynamıyor ya da onlara başkasının sözlerini seslendirmiyorum. Suflörü yok benim hayatımın ve insanların oynadığı bir oyunun parçası olacaksam, kendi rolümde oynamayı tercih ederim her zaman. İnsanların algı havuzuna hissettiklerimi doğru bir şekilde anlatabildiğim şartta gerçekten insan olduğuma inanıyorum ve yanımda bulunmayı isteyecek insanların, beni olduğum gibi kabul etmesini istiyorum. Görünüşü ile zihinde uyandırdığı görüntüsü aynı olan bir insan olmaya çalışıyorum, hepsi bu.
Not : Her zaman resimdeki gibi “görünmüyorum”
OzaN
Silgi
2 Eki
Günün birinde, eninde sonunda hepimiz yanlış şeyler yapıyoruz. Yaptığımız yanlış şeyleri kimi zaman savunuyoruz, kimi zaman kabul ediyoruz. Eğer özür dileyip halledebileceğimiz bir şey ise özür diliyoruz, yok eğer öyle bir şey değilse içimizdeki diğer pişmanlıkların bulunduğu yere “Aramıza hoş geldin” sesleriyle girişini izliyoruz. Git gide sanallaşan dünya düzeni kapsamında düşünürsek, mesela benim şu an yazdığım denemeyi ele alalım, yapacağım herhangi bir yanlışlığı düzeltme imkanım var. Emin olun şuraya gelene kadar birçok imla hatası, birçok yazım hatası yapmışımdır ve bunlar, tek tek düzeltilmiş bir halde karşınıza çıkmıştır. Fakat kimi zaman burada bize sağlanmış olan esnekliği gerçek hayatta da arıyoruz ve haliyle bulamıyoruz.
Geçmişe yönelik düzenlemelerin dahi yapılabileceği çeşitli sanal ortamlarda geçirilen fazla vakit sonucu, bazen ağzımızdan çıkan bir sözcüğü geldiği yere göndermek, bazense yaptığımız bir davranışın doğurduğu olumsuz sonuçları görmemek için zamanı geri sarmak istiyoruz. Kimi zaman kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, kimse görmeden her şeyi geri alabileceğimiz hissine kapılıyoruz. Fakat bu hissin boş bir umuttan öteye gitmediğini görmemiz çok uzun sürmüyor. Sonbaharı saniyeler sürmüş yeryüzü gibi oluyoruz, yapraklarımız dökülüyor, güneş tepemizden gidiyor ve bizi ayıltmak istercesine yağan yağmura bırakıyor yerini… Kendimize geldiğimizde bilincimizde yer etmiş son saniyeleri hatırlıyoruz ve eylemin ya da sözün doğurduğu etki boyutunda bir pişmanlık yaşayarak kaldığımız yerden devam ediyoruz hayata. Bu söylediğim şeyleri yaşamamız yaklaşık iki saniyemizi alıyor ve belki de günlerce etkisini devam ettirebilecek şeylerin meydana gelmesine neden oluyor.
Sanal ortamda değiştirebildiğimiz şeylerin varlığı yadsınamaz elbette ama gerçek hayatta değiştirebildiğimiz şeyler de kesinlikle var. Kırdığımız bir bardaktan geriye kalanları dikkatli bir şekilde toplarsak ve çöpe atarsak -manevi bir değeri olmadığı takdirde- içimizde pişmanlık hissetmeyiz. Çünkü kötü bir sonuç doğurmamıştır, yaralamamıştır bizi mesela, bu yüzden rahattır içimiz. Odamızın görünümünü değiştirmek için dolabımız ile masamızın yerini değiştirebiliriz değil mi ? Hoşumuza gitmediğinde eski yerlerine dönmelerini sağlayabiliriz. Fakat bir söz söylediğimizi düşünün, bir kimsenin bilmemesi gereken bir şeyi öğrenmesine neden olduğumuz bir söz. Dil yeteneğimiz ne düzeyde olursa olsun, bazı durumlarda yapmamız gereken tek şey, bu sözü söylememiş olmaktır. Sonradan çevirmeye çalışmak gerçekten işe yaramıyor. Er ya da geç karşımızdaki bu durumu anlıyor ve biz de pişmanlık hissi barındırıyoruz içimizde. Yapmamız gereken şey ise biraz daha dikkatli olmak bu noktada. Günlük yaşamda nefes almak ve hareket etmek dışında sanırım üçüncü sıklıkta yaptığımız “konuşmak” eylemine dikkat etmeliyiz. Özellikle konuşurken ağzımızdan çıkacak yanlış bir söz öbeği, kötü şeylere yol açabilir.
Sonuç olarak, yazmayı öğrendiğimiz ve bilincimizi tam anlamıyla kontrol edebildiğimiz çağdan itibaren hayatımızı, söylediklerimizi, davranışlarımızı bir kağıda yazdığımızı düşünün. Üstelik kurşun kalemle yazıyoruz ve yanlış yaptığımızı düşündüğümüz anda silgiye de sahibiz ve kullanma özgürlüğümüz var. Bunun rahatlığıyla hata yapıyoruz, kalemi bir kenara bırakıp silgiyi alıyoruz elimize. Kalemi bıraktığımız anda yaptığımız veya yapacağımız şeyleri bizim yerimize kim yazacak oraya ? Hayatımızı kaleme alıyoruz ve bir bölümünü pas geçiyoruz öyle mi ? Atladığımız o kısım da bizim hayatımız ve biz görevimizi yeterince yerine getiremiyoruz demek ki…
Bir de diğer taraftan bakalım olaya. Kurşun kalemle yazdığımız bir şeyi en kaliteli silgi ile de silsek biraz izi kalacak. Aynı zamanda geriye dönüş yapamadığımız için o bölge artık boş kalacak. Ayrıca pardon ama, sildiğimiz bir metinden geriye kalan silgi tozlarını kim temizleyecek ? “Ben temizlerim” diyorsanız hemen diğer sorumu ekliyorum : “Siz sebep olduğunuz bir yanlışı temizlemeye çalışırken, hayatınızı belirleyen kalem kimin elinde olacak ?”
OzaN
Kısa-Öz*29
27 Eyl
Kısa Öz*28
27 Eyl
Yenilik
23 Eyl
Her insanın değişikliğe, yeniliğe ihtiyacı olduğu gibi şüphesiz benim de bu saydığım şeylere ihtiyacım var. Fakat çevremdeki insanların beni her konuda yeterince anlamadığını düşünüyorum. Ya kendimi tanıtamadım tam anlamıyla onlara, ya da onlar beni hayal ettikleri gibi biliyorlar ve o doğrultuda yönlendirmeye çalışıyorlar. Biliyorum hiçbirinin içinde kötü bir niyet yok, hiçbiri kötülüğümü istemiyor ama ister istemez bazı konularda beni üzebiliyor yaptıkları. Bu doğal bir şey aslında sanırım. Yaşantımızı devam ettirirken illa ki birilerinin alanında buluyoruz kendimizi ve sözlerimizi. Paylaşmak da bu sayede olmuyor mu zaten ? Her paylaşımın olumlu etki uyandırması da mümkün olmadığına göre, biraz daha normal karşılamalıyım bu tarz şeyleri farkındayım.
Hem yenilik demişken yalnızca bende olmuyor ki bu şey. Her yenilik, bir değişikliği de getiriyor beraberinde çoğunlukla. Hepimizin hayatının zaman içerisinde değiştiğini de düşünürsek çevremizdeki insanların bizler için ne kadar önemli olduğu konusunda çok düşünmemiz gerekmez. Onlar değiştikçe biz de değişiriz, onlar yenilendikçe biz de yenileniriz. Fakat değiştirmediğimiz ya da yenisini aramadığımız bazı şeylerin varlığı da şüphe gerektirmez. Tabi çevremizdeki insanların da bu şeylerin varlığından haberdar olması ön koşuluyla. Benim değiştirmeyi istemediğim bazı şeylerimin olduğunu kabul etmeleri gerekir ve bu konuda saygı görmek de isterim. Çünkü ben saygılıyımdır insanların yaptıklarına, söylediklerine ve düşüncelerine. Bu yüzden sorun yaşıyoruz zaten. “Sen neden bunu böyle yapıyorsun ?” demem, “Şu düşündüğün yanlış” da aynı şekilde. Ben nasıl düşünüyorsam, diğer insanların da en az benim kadar düşündüğüne inanırım çünkü. Şöyle ki, eğer siz benim yerime de düşünüp, benim düşüncelerime saygı duymuyor, bana güvenmiyorsanız, kusura bakın ya da bakmayın, benim için burada sorun vardır. Her kim olursa olsun hoşuma gitmeyen belli şeylerin varlığından haberdar ise, bu şeyleri yapmaması gerekir çevremde kalmak istiyorsa. Bu tarz eylemlerde bulunulduğu zaman, bu eylemler benim için “yeni” eylemlerdir ve bir değişimin habercisi olurlar daima.
Benim bir yolum var ve o yol üzerinde mola vererek ilerliyorum. İster mola yerinde tanıştığım ve benimle birlikte yolculuğa devam edecek biri olursunuz, isterseniz de bir sonraki molada unutulacak biri. Zaten yapılan onca yanlış şey arasında ne kadar mantıklı karar verebileceksiniz bilmiyorum ama üzülerek söylüyorum :
“Seçme ve seçilme hakkına sahipsiniz.”
OzaN
Çocuk Olmak
17 Eyl

Hani yaşamımızın en güzel zamanları deriz, daha sonra hep “Tekrar çocukluğumu yaşamak mümkün olsa keşke” diye hayıflanırız ya bir diğer arkadaşımıza, sanırım bilmiyoruz çocukluğun zihin sınırlarında seyrettiğini. Yaşadığımız evren kafatasımızdan ötede bulunmuyor ve rüyalarımız bile hayal ettiğimiz ya da etmediğimiz, düşündüğümüz ya da uzak durduğumuz bir yerde geçiyor, zihnimizde.
Bedensel olarak doğamız gereği büyüyoruz, sakalımız çıkıyor, vücut yapımız “olgun” insanların vücut yapılarına dönüşüyor yavaş yavaş ve bu süreç içerisinde dış görünüşümüz ne kadar değişse de, içimizde değişmeyen bir şeylerin olduğu gerçeğini yadsımamız mümkün olmuyor. Meyveleri olgunlaştı deyip de kontrol etmeden toplamaya benzer yoksa yaptıklarımız. Dış görünüşüne bakarsak tüm karpuzlar gayet olgun ve güzel de lezzeti var. Fakat eve gelip dilimlediğimizde porselen tabak renginde görmemiz kadar da normal bir şey yok. İnsanlar da bu şekildedir işte bence. Dışarıdan bakıldığında ne kadar büyümüş görünürse görünsün, hep bir küçük yanı, hep çocuk kalan bir yanı kalacaktır ölene kadar. Şu da var tabi ki, hepimizin içinde var olması, hepimizin kullandığı anlamını taşımıyor. Kimilerimiz daha sık kullanıyoruz bu çocuk ruhunu, kimilerimiz kullanmayı yanlış buluyoruz, fakat neticede içimizdeki çocuğu hiç öldürmüyoruz, öldüremiyoruz.
Geçenlerde İzmir’de bir oyuncakçıda 60 yaşlarında bir adamla karşılaştım ve çok hoşuma giden bir cümle kurdu ben oyuncak arabalara bakarken. “Çocuk olmak böyle bir şey, dış görünüşte değildir evlat, kalptedir çocuk olmak” dedi eliyle kalbini göstererek. Ardından reyonlara göz gezdirmeye devam etti bir şey söylemeden ve o giderken arkasından bakmaya devam ettim. Eline oyuncaklardan birini aldığında gülümsedi, sonra diğerini aldı ve tekrar gülümsedi. Yapmacık bir tavrı yoktu, tamamen duygularını yansıtıyordu, çok belliydi. “İşte, çocuk olmanın yaşla bir ilgisi yok” dedim içimden. Bedenlerin yaşlandığı doğru, yüzümüzün her milimetresinde oluşabilecek kırışıklıklara da söyleyeceğim bir şey yok. Fakat ilk gün aldığımız ilk nefesin ardından hiç kırışmayacak bir bedene, hiç ağlamayacak bir bebeğe, umut ettiğimiz, kaybetmenin tanımının yapılmadığı bir evrene yolculuğa başlıyoruz. Yolculuk boyunca kötü şeyler yaşıyoruz elbette rüyalarımızda. Rüyalarımızda büyümüşüz, kocaman olmuşuz, kimilerimizin sakalları çıkmış, kimilerimiz makyaj yapmaya başlamışız ve yaşayıp gidiyoruz. Önce öğrenci oluyoruz, sonra bir mesleğimiz oluyor, her gün çalışıyoruz, her gün yaşıyoruz doyasıya ve kimi zaman sorunlarla karşılaşıyoruz. Bunların tamamı rüyalarımızda gerçekleşiyor ve biz, etrafımızı bir kalp ile çevirmiş, rüyalarımızda yaşantısını paylaştığımız insanın sol yanında bir yerde dinleniyoruz. Her saniye uyumuyoruz tabi ki, ne zaman ki bir çocuk kadar özgür davranıyor yaşantısını paylaştığımız insan, ne kadar yaşlı görünse de oyunlar oynatabiliyoruz ona, işte biz de o süreçte uyanık kalıyoruz. Kimilerimiz uykuyu çok seviyoruz, kimilerimiz ise çok sık uyanıyoruz. Fakat kim ne derse desin, biz uyanık olduğumuz sürece kendimizi de, rüyalarımızda yaşantısını paylaştığımız insanı da güldürüyoruz ve onun içindeki “kendimizi” öldürmüyoruz, öldüremiyoruz. Tıpkı o amcanın gülümsediği gibi, elimize bir oyuncak almış gibi, her nefes alışımızda, aynı heyecanla biz de “gülümsüyoruz”. Çünkü biz içimizdeki çocuğu yaşatmaya çalışmıyor, içimizdeki çocuğu yaşıyoruz..
OzaN
Hasta mısın ?
11 Eyl
Bana hastayım deme, iyileşiyorum de. Çünkü bu benim için de, senin için de en kolayı ve en güzeli olacak her zaman. Bedensel, ruhsal bir probleminin olduğunu düşünüyorsun. Evet gittiğin hastanedeki doktorlar öyle söyledi, sen artık “hastasın”. Hep bu şekilde mi kalacaksın peki ? Hep bu şekilde kalacağını düşünüyorsan sen sıradan bir hasta değilsin. Sen, “hastalık hastası” olmaya başlamışsın bile. Çok kötüdür bu ; ilacı da çok zor bulunur. Fakat sanırım doğru yerde olma gibi bir şansın var. Çünkü şu an söyleyeceklerim tam olarak sen ve senin gibiler için olacak. Bir zamanlar benim de böyle bir sorunum olmuştu, neredeyse “hastalık hastası” olacaktım. Bu süreçte bana kim yardımcı oldu peki ? Hımm sanırım 3 kişi : ben, ben ve yine ben. Bunu başarabildiğim için mutluyum, bir daha da hastanenin o bölümünden geçmeyi düşünmüyorum. Düşünsene : “Hastalık hastalıkları uzmanı bilmem kim” . Emin ol o da sana benim kadar yardımcı olacak, olmayı deneyecek.
Öncelikle, kendine sürekli “hastayım” diyeceksen ve bu hoşuna gidiyorsa lütfen seni daha güzel bir yere yönlendirecek olan “Alt+F4″ tuş dizinini kullan. Yok eğer kalacağım ve bir görüş öğrenmek istiyorum diyorsan beni iyi dinlemelisin.
Hasta olmak çoğu zaman elimizde değildir. Bu yüzden bize huzursuzluk getirir beraberinde. Grip olduğumuzda “Bugün kırgınım biraz” diyorsak eğer -ki çoğumuz deriz- vücudumuzun hastalık sebeplerine karşı “Nereden geldi bu yahu” dediğini, bilmeliyiz. Fakat bu sözü söyleyen bölgenin yönetimi bizim ellerimizde. Kim neyi nasıl düşünürse, kim neyin nasıl olduğunu iddia ederse etsin “Ben beynimi kontrol edemiyorum” şeklinde bir cümle kuruyorsa benim için önemi yoktur o kişinin. Şunu unutmamak gerekiyor : Bedenimizin her alanı TAMAMEN bizim kontrolümüz altında. Biz neyi istersek o oluyor aslında. Sadece dikkat etmiyoruz çoğu zaman buna.
Hadi biraz düşünelim, şimdiye kadar değiştirmeyi aklımızın ucundan bile geçiremeyeceğimiz şeyler zamanla değişti. Fakat kaç yılda ? Bu süreyi kısaltmak da bizim elimizde. Sık sık karşımıza çıkıyor “kanser” olmuş bir sürü kişinin “yüksek moral” sayesinde iyileştiği. Kendimizi güzel hissetmek istediğimiz sürece buna kimse engel olamaz aslında ama diğer insanları gereğinden fazla önemsersek istediklerimizi başaramayabiliriz. Normal şartlarda kendimizi mutlu hissettiğimizde tüm hücrelerimiz o olumlu enerjiye sahip olur, evet yalnızca birkaç saniyelik bir “his” yeterli olur buna. Olumlu enerjiye sahip bir vücut asla olumsuz bir kuvvete yenik düşmez. Olumsuz şeylerin buna gücü yetmez çünkü.
Ben bu yazdıklarımı çok uzakta, hiçbir şey yaşamamış biri olarak yazmıyorum. Tek bildiğim “olumlu düşünce” nin ne kadar önemli olduğu. Kurduğun cümlelere dikkat et her zaman. Hasta değilsin, iyileşiyorsun. Hasta olmuyorsun, sağlığına dikkat etmeye çalışıyorsun. Kafana takmıyorsun hiçbir şeyi, çünkü hiçbir şeyin senden kıymetli olmadığını biliyorsun. Evet ben de biliyorum, en az benim kadar sen de biliyorsun şimdi. Aklından olumsuz cümleleri attığın andan itibaren sen de artık gerçekten “iyileşiyorsun”. Nasıl bir derdin, nasıl bir sorunun olursa olsun, sen artık doğru yoldasın. Hastalıktan kurtulduğun, iyi olduğun günleri düşünüyorsun ve gözünü kapattığında artık siyah görmüyorsun. Artık beyaz bulutlar içerisinde süzülen bir uçak gibisin ve ulaşmak istediğin yer belli. Az ilerde aşağıda gösteriyor kendini. Tamamı beyaz çiçeklerle kaplı bir tarlanın ortasına, beyaz boyalı bir yol. Olumlu insanların yaşadığı bir şehre iniş yapacaksın sonra. Sana güzel şeyler anımsatacak bir yer, asla vazgeçmeyeceğin ve her gözünü kapadığında gideceğin bir yer. İçinde nasıl bir hastalık varsa, senin moralini nasıl bir hastalık bozuyorsa artık o çok uzakta. Sen artık “iyileşme” sürecinde bir insansın. Çünkü kendini biliyor ve tanıyorsun, hem de en iyi şekilde. Kendini nasıl kontrol edebileceğini şu an bilmiyorsun belki fakat bulacaksın. Çözümü bende değil sende o işin. Ben yalnızca fikir vermekle yükümlüyüm burada.
Gözlerini açmaktan çok, kapamayı öğrenmen gerek bu dönemde. Uzun süreli kapamaya ihtiyacın yok olumlu düşünmek ve seni rahatsız eden her şeyi, herkesi yenmek için. Her göz kırpışında mutlu olduğunu düşün. Nasılsa sen artık siyah görmüyorsun gözlerini kapattığında. Kendini mutlu etmenin yolunu bulmaya çalışıyorsun zamanla ve hasta değilsin sen, iyileşiyorsun..
OzaN
Kalbim
11 Eyl
Kıpırtılarını hissedebilmek için kulağımı göğsüme yaklaştırmama gerek kalmıyor çoğu zaman kalbimin. Hissettiğim şeyler, düşündüklerim, hayal ettiklerim, gözlemlerim, konuştuklarım, hatta sesim bile titretmeyi başarıyor onu. Ağzımdan çıkan her sözcük, zihnimden geçen her fikir kalbimin vizesini almak zorunda kalıyor. Bu yüzden duygusal yaklaşmadığım olay çok az. Yalnızca kalbimden geçirmeye değer görmediğim şeyleri beynim ile değerlendiriyorum. “Diğerlerinde düşünmüyorum” anlamı çıkmıyor elbette bu söylediğimden. Daha önce bahsetmiştim, beynim istediği kararı alsın, vize çıkmadığı takdirde bu kararın eyleme dönüşmesi mümkün değil.
Hayatım boyunca kendimde değiştiremediğim nadir şeylerden biridir kalbim. Can çıkmadan huy çıkmaz, yedisinde ne isem yetmişinde o olurum tarzında ifadeler bana göre değil. İnsan olarak yaşamayı biliyorsak, değişebileceğimize inanmak gerek. Tabi olumlu şeyler kalsın mümkünse. Kimin ne dediğinin önemi yok benim için bu konuda, kalbimi kendime göre doğru yolda görüyorsam değişmek gibi bir düşünceyi aklıma sokamaz kimse. O yüzden içim rahat. Değişimi kalbim tabanlı yapmayı seviyorum ve bunun faydalı oluşuna inanıyorum. Bu yüzden beynimden çok kalbimi önemserim. Duygularımı ön planda kullanmayı da severim. Ben böyleyim ve bu şekilde kalacağım. Kusura bakmayın, önerilerinizi dikkate alırım fakat hepsinin zihnimde yer tutmasına izin veremem. Ben versem de kalbim vermez. Öyle kolay mı vize almak ? Eğer duygulardan bahsediyorsanız ayrı, kırmızı pasaportu var onların. Çünkü ulaşmak istedikleri yerde daha fazlası var.
Bana bir şey sormaktan korkmayın. Benimle konuşmaktan da. Emin olun birçok sorunuza, söylediğinize tahmin ettiğinizden farklı cevap vereceğim. Çünkü duygularım var arada, çünkü beni ben yapan her şey duygularımda. Duygularımın evi kalbim, düşünceleri duygulara yollayan zihnim. Hepsi de benim ve ne zaman dokunmayı istesem, zaten kalbimde olur ellerim.
OzaN
Unutulmak için unutmak
10 Eyl
Zihnimden koca bir kafile göç etti uzaklara ben uyurken. Hepsi de çok önce gelmişlerdi, onlara iyi davranmıştım bir süre, hep ilgilenmiştim kendileriyle. Şimdilik neden gittiklerini bilmiyorum. Bana göstermek istedikleri bir şeyin olması ihtimalini barındırmak istiyorum aklımda, yapılan eylemin sonucunun beni düşünerek yapıldığını da.
Unuttuğum onca şey bıraktığı izlerini de alıp gitti uyandığımda. Sanırım fikri olmayan bir şeyin cisminin varlığına da gerek yoktu, böyle düşünmüşlerdi giderken. Unuttuğumu sandığım birçok şeyi hatırlamama sebep oldu gidişleri, fakat adlarını hatırlayamadım. Bir boşluk oluştu zihnimde yavaş yavaş ama hangi kiracının çıktığından haberdar olamadım. Çünkü unutmuştum, çünkü artık o şeyleri bana hatırlatacak hiçbir şey yoktu zihnimde. Hem o şeyler de neydi öyle ? Bunu bile bilmiyorum..
Günlük yaşantımızın da büyük bir parçası bu başlıkta yazıldığı gibi “Unutulmak için unutmak” kapsamında. Eğer bir şeyi ya da bir kimseyi unutmak istiyorsak, unutulacağımızı bilmeliyiz. Tersi durumda, unutulmak istiyorsak ; unutmakla başlamalıyız. Çünkü tek taraflı zihnimizden çıkardığımız bir şeyin diğer tarafı aklımızı kurcalayabilir. Bizim hiç aklımıza gelmeyen bir arkadaşımız olsun. Senin ve benim, evet. Arkadaşını sen unutmuşsundur, bir olay olmuştur ve bir daha hatırlamak istemiyorsundur. Fakat o arkadaşın seni henüz unutmamıştır ve arada bir seni aklına getirmektedir. Bu durumda onun atacağı bir mesaj, bırakacağı bir çağrı, herhangi bir yerden yazacağı ufak bir yazı senin onu hatırlamana yeterli olacaktır değil mi ? Bir de beni düşün, adımı duyduğu zaman “O kimdi ya ?” tarzında bir cevap veriyor diye varsayalım. O beni unutmuş doğru mu ? Ben onu zaten hatırlamıyorum, ne yapmış olduk şimdi ? Birbirimizin zihninde en ufak bir yere dahi sahip değiliz artık. O beni aramaz, ben onu aramam. Çünkü numaralarımız yoktur birbirimizde. O beni anlamaz, ben onu anlamam. Çünkü ortak konuşabileceğimiz bir şey yoktur neredeyse. Biz artık farklı insanlarız tamamen ve ne o beni hatırlar, ne de ben onu.
Gerçek anlamda “unuttum” diyebilmek için, unutulmak da mutlaka gereklidir bana göre. Siz istediğiniz kadar unuttum deyin, unuttuğunuzu sandığınız kişi size bir şekilde haber yolladığında hatırladığınızı göreceksiniz. Ya kendinizi unutturacaksınız , ya da kendinizi unutturacaksınız. Ha bir de başka bir şey daha var, hatırlamak istemiyorsanız, unutulmak istiyorsanız ; “Kendinizi unutturacaksınız..”
OzaN
Değiştirebilseydim Dünyayı
8 Eyl
Dünyayı değiştirebilmek için elimde bir güç olsa, bunu ne şekilde kullanırım bilmiyorum.
Şöyle ki, elimde olan onca şeyden memnunum zaten. Her yeri güzelleştirir, herkesi zengin yapardım, her şey güzel olurdu ve kimse üzülmezdi diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Eğer kimsenin üzülmediği bir dünyada yaşamaksa istediğimiz, mutlu olmanın kıymetini nasıl anlamayı düşünüyorsunuz ? Ya da herkesin zengin olduğu bir dünyada bir insan diğerine üstün gelip de bir şeyi satın alacak ? Benimle aynı parayı herkes verebildikten sonra hangimizin neyi alacağını nasıl kararlaştıracağız ? Hem her şey ve her yer güzel olsa şu an mevcut bulunan güzelliklerin ne kıymeti kalacaktı ? Kötüler ve kötülükler de güzeldir bu bakımdan. Çünkü bize “güzel, çirkin, hoş, iğrenç” gibi yorumları yaptırabilecek bir dünya hayal edersek eğer, kötünün olmadığı yerde iyiyi bulmak kadar zor bir şey yoktur. Mutsuzluk olmadığında mutluluğu anlayabilecek kimse de maalesef yoktur. Bu bağlamda düşünüldüğünde her şeyin bir amacının olduğunu unutmamak ilk koşul olmalı.
Yaşadığımız sürece kötülükleri uzakta tutmak gibi bir yeteneğimizin olduğunu da aklımızda bulundurmalıyız. Kötülüklerin, bizi üzecek her şeyin varlığından haberdar olursak eğer, bunlardan kaçmak için bir sebebimiz olur. Bu yüzden kötülükler yanımıza ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, iyiliklerin çevrelediği bir zihin, bir bedene sahip olduğumuz sürece olumlu şeyler bize gelecektir. Mantık sınırları içerisinde düşündüğümüzde dünyayı, her şeyi değiştirebilecek bir gücümüz yok. O halde yapmamız gereken nasıl değiştiririm değil de, ben nasıl tat alırım düşüncesini zihnimize yerleştirmek olmalı. Eğer değiştirebileceğine inanan varsa, değiştirsin dağları, ağaçları, hatta insanları. Yok eğer ben değiştiremem diyorsanız, yapmak için en mantıklı şeyi bulun ve yapın. İster denemeye devam edin, isterseniz değişimi kendinizde yapın. Seçim sizin.
Ozan
Hayatı Yaşamak
6 Eyl
Hayatı yaşamak denildiğinde ilk aklıma gelen şey nefes almak oluyor. Her bir nefesimde ciğerlerimin doluşunu, gözlerimi kapayıp gökyüzüne doğru bakışımı düşünürüm ardından. Bu basit şeyler bile benim yaşadığımı, hayatta olduğumu hatırlatır bana her istediğimde. Zamanın ne kadar arkasında olduğum önemli değildir böyle anlarda. Önümde kaçarcasına giderken zaman, ben bir durak arkadan, hayatımı yaşayarak gelmeyi tercih ederim. Hayatı yaşamaktan kasıt da beni ilerde mutsuz edecek davranışlarda bulunup anlık mutluluklar, heyecanlar yaşamak değil. Kimilerine göre “hayatı yaşamak” çok farklıdır. “Her gece başka bir eğlence” de bir felsefedir, “Mutlu olacağım her şey, güzel yaşamama yardımcı olur” da aynı şekilde. Beni mutsuz eden onca şeyin arasında, mutlu eden çok az şeyin olması bile yeterli oluyor hayatı yaşamama güzel bir şekilde. Çünkü hayat benim, zaman benim, sorumluluk benim. Her yaptığımdan, her düşündüğümden ben sorumluyum ve böyle olduğu sürece de kendi hayatıma yön vermek için bir başkasına ihtiyacım olmayacak. Ve eğer bir başkasına ihtiyacım yoksa, bir başkası için canımı sıkmam gerekmeyecek. Ben böyle düşünüyorum ve böyle yaşıyorum. Bekleyerek, özleyerek, severek, isteyerek, hayal ederek.. Mutlu olmak istiyorsanız, unutmayın “hayatı yaşamak” gerek. Ne şekilde size huzur veriyorsa elbette.
OzaN
Bayram
30 Ağu
Fikir
29 Ağu
Ay’ın diğer yüzünü görebiliyorum bugün. Sanıldığı kadar uzak olmadığını fark ediyorum sonra. Her şey gibi, o da güzelce gülümsüyor bana ve gittikçe yakınlaşıyor. Düşündüğüm şeyler her zaman yapıyor bunu. Önce zihnimde beliriyor bir şeyler, ardından o şeye daha fazla yakınlaşıyorum ve onu hiç yanımdan ayırmayacağım, fakat özgür bırakacağım bir yere koyuyorum : Zihnime. Eskiden birkaç fikir kümesi oluşmuştu, artık kendisi var. Ve bana bu kadar yakınlaşan hiçbir düşünceyi de eli boş göndermiyorum. Özgürler, istedikleri an zihnimden gidebilirler. Fakat öyle bir zaman gelir ki, tekrar yanıma gelirler. Gidecekleri zaman da, benden bir şeyler katmış bir şekilde gönderirim onları. Benim bir fotokopi makinem var. Bana bir sürü kağıt gelir her gün, her dakika. O kağıtların hiçbirini boş göndermem. Üzerine eklerim bende olanları, fakat onlara en ufak bir zarardan kaçınırım. Köşesini bile kıvıramam o kağıtların ben. Ardından da ekleme yaptığım kağıdı insanlara sunarım, binlercesini, bir defada. Benim makineye başka sahip olanlar aynı işlemi tekrarlayıp bana geri dönerler. Kağıtlarım dünyanın her köşesinden aldığım düşüncelerimdir. Makinem ise zihnim. her aldığım düşünceye, kendimi de eklerim. Yaşadığım şu hayat içerisinde, düşüncem birikimim, zihnim fikrimdir benim.
OzaN
Günün Sözü*33
26 Ağu
Gelirken gülücüklerini getir beraberinde, giderken gözyaşlarını. Geldiğine sevineyim gülücüklerinle, gittiğine ağlayayım gözyaşlarınla. Yeter ki koparma benden parça. Yeter ki alıp götürme içimde biriktirdiğim onca şeyi. Hem sana senden güzel(!) ne hediye verebilirim ki ? Gülücüklerin mutlu eder beni, hissederim her an içimde. Gözyaşların ise gezinsin her göz hücrende. Gezinsin ki görebileyim gözlerini her özlediğimde.
Bilmiyorum ne zaman geleceğini. Ne zaman gideceğini de. Fakat gelirken şunu bilmelisin ki, bir dönüş bileti taşımalısın cebinde. Hani olur ya, benim dünyam farklı gelir sana, benim duygularım farklı olur seninkilerden. İşte o zaman istemem üzülmeni. Çünkü bilmelisin zaten geldiğin gibi gidebileceğini. Kimseyi zorlayamam hiçbir konuda, hiçbir yerde, hiçbir şeye. Zaten bu yüzden gidersin ya ! Güzel olan şeyler elinde olduğu zaman, uzaktaki kötü bile güzel gelir sana, tırmandığın ağacın meyvesini almaktansa, gözün düşer hep yandaki ağaca. Suçlamıyorum seni. Çoğumuz için böyledir bu çünkü. Doyumsuz olduğumuzu biliyorum. Böyleyiz biz. Yapacak neyimiz var, elimizden ne geliyor ? Üzgünüm ki hiçbir şey. Kimseyi değiştirecek değilim, böyle bir şeyi talep etmem kendi çıkarlarım için. Ne zaman seni değiştirmek istiyorsam, bil ki seni düşünüyorum.
Bazen birçoğunuzun olduğu kadar insafsız olmak, öyleymiş gibi davranmak istiyorum en azından. Öyle davransam saygı görürüm hiç yoktan. Fakat olmuyor işte, yapamıyorum. Benim rüzgarım karanlık, güneşim sessiz, toprağım ışıltılı, çiçeğim bulutlu, yağmurum meyvelidir. Bu yüzden farklıyım senden. Bu sebeplerden dolayı gidersin benden zaten. Alışamazsın bana, alışmak zor gelir, eline yüzüne bulaştırırsın zamanla.
İyisi mi, sen bana alışma ben de sana. Ne gelmeyi bil, ne de gitmeyi. Çünkü gelmeleri severim, dönüşleri olmazsa. Umutları severim, boşa çıkmazsa. İnsanları severim, beni unutmazsa. Bir çiçek değilim ki boynum büküldükten sonra iki bardak su ile tekrar kalkayım ayağa. Dediğim gibi, geleceksen gitme, gideceksen gelme. Çok gideni gördüm, çok kaçanı kovaladım çünkü zaman içerisinde. Şimdi hangisinin faydası var bana ?
OzaN
Kendimiz
25 Ağu
“Kendimize yapılmasını istemediğimiz bir şeyi, bir başkasına yapmak” söylemini sık sık kullanırız aslında. Herkese açık birçok mekanda yazılanlar da aynı yöndedir : ”Nasıl bulmak istiyorsanız, öyle bırakın.”
Dünya üzerinde yaşadığımız sürece, bizim için sağlanmış olan çevreyi, bizden sonrakilere de aktarmakla yükümlüyüz. Bizden öncekiler bize çok mu kötü bir dünya bıraktı ? Çok mu kötü şartlardayız ? O şekilde bıraktığımızda övünmemeliyiz. Eğer elimizden geliyorsa, bizden sonraki nesiller için de en güzel sonuçları ortaya çıkaracak eylemlerde bulunmalıyız. Bizden önceki nesil yaşadığımız alandaki ağaçlarımızı kestiyse, biz de kalanları kesmemeli, aksine yenilerini dikmeliyiz. Bunlar zaten hepimiz tarafından bilinen şeyler aslına bakacak olursanız, fakat arada bir çevremde gördüklerimden ötürü , bir hatırlatma isteği doğuveriyor içimde. Yaşamak demek, elimizden geldiğince dünya nimetlerini sömürüp, sadece kendimizi düşünmek demek değildir. Sosyal paylaşım yaptığımız toplum içerisinde, mümkün olduğunca herkese faydalı işlerle adımızın anılmasını sağlamalıyız. İmkanımız varsa alanımızı da genişletip, dünya çapında örnek insanlar arasına girmeliyiz. Bu tarz “yaptırım talebi” şeklinde konuşmalarım sizi rahatsız ediyor olabilir. Bu yazdıklarımın burada bulunmasının sebebi, “Ben başardım, artık size kalmış her şey” demek değildir. Ben de hatırlıyorum bunları bu sayede, benim de yapmam gereken onca şey var bu konuda. Gelin, çok geç olmadan şu bencilliğimizi bir yana bırakalım, gelin, arada bir yazdığım sosyal içerikli yazılara “-gülerek- amaan !” demek yerine kulak verin. Daha güzel ve daha iyi şartlarda yaşanılabilir bir dünya için, her şey kendimizde, her şey ellerimizde diyorum.
OzaN
Sanki
24 Ağu
Bugün, eskiden hayal ettiklerimin masamdaki yerini aldığını daha iyi görebiliyorum. Çünkü dün, benim için olumlu sayılabilecek şeylere gebe olduğunu belli etmişti. Çünkü bunu istemiştim, gerçekten.
Hayal kurarken hissettiklerim son derece uzak gelirdi bana. “Eğer yakın gelse zaten hayal demezlerdi adına” derdim hep kendi kendime. Haklıydım da aslında, bu yüzden uzak tuttum hayallerimi hep yakınıma. Hayallerimin hayatımı eline geçirmesine izin vermeyecektim, uzakta tutacaktım ki onları, hem gerçek olduklarında daha çok mutluluk verebilsin zihnime, hem de bugünümü süsleyecek onca şey dururken, var olmayan şeylere bel bağlayıp üzülmeyeyim.
Bir şarkı yazar gibi sessiz, bir umudu uzun yola yollar gibi hüzünlü, bir balıkçının oltayı atarken hissettiği “ümit” duygusu içerisinde yaşıyorum günlerimi. Biraz huysuz oluyorum, biraz mutsuz kimi zaman. Fakat biliyorum ertesi gün hepsinden kurtulacağımı. Bir kuş kadar özgür hissedebileceğimi, kanatlarım olmasa da biliyorum uçacağımı. Hedeflediğim onca şeyi hissedebiliyorum ceplerimde. Artık hayatım içerisinde onların da birer yeri var ve onların geçtiği, geçip de yanıma geldiği yollarda yerini alacak bir sürü şey koydum sıraya. Her biri en az şimdiye kadar elde ettiklerim kadar uzak geliyor bana şu an. “Bunu çok istiyorum, keşke olsa” dediklerimin birer birer gerçekleşeceğini biliyorum. Çünkü onlara inanıyorum, en az kendime inandığım kadar.
Masamda yer açtım yakınlaşma yolunda çaba harcayan her uzağıma. Geçmişe dönüp baktığımda hala yanımda taşıyacağım çok az hayal görebiliyorum. Gerçek olduklarını gördüğümü düşünüp gülebiliyorum. Bu da mutlu ediyor beni, yırtılan yelkenlerle okyanusları aşmış bir denizci kadar heyecan dolduruyor kalbimi. Unutuyorum tüm kötü şeyleri, yarının güzelliğine de daha fazla inanıyorum sanki..
OzaN




