Biz

Hayatın bugüne kadar bana gösterdiği iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz ne varsa hepsini bir çırpıda unutmak istiyorum.

Bugün benim günüm, senin günün, bizim günümüz.

Bugünden 1 yıl önce, birbirine paralel giden hayatlarımızın kesişmesine tanık olmuştuk. “Birlikte” yaptığımız en güzel şey de buydu bana göre. Paylaşacağımız nice güzel zamanların geleceği ve bize hayatın tüm güzelliklerini göstereceği o günden belliymiş meğer. Hayatıma ve aklıma girmen ile insanlara, doğaya, dünyaya bakış açım tamamen değişti. Çünkü sende farklı bir şeyler vardı, hiç hissetmediğim şeyler. Mutluluğun içi boş bir kalıp olmadığını, hatta koca bir dünya olduğunu seninle öğrendim. Dünya artık çok daha mutlu bir yerdi bana göre. Sabah uyandığımda endişeden uzak, sakin ve huzurlu bir günün beni beklediğini biliyordum her gün. Acaba düne göre ne kadar fazla güleceğim diye düşündüğüm, aldığım her nefesin bana huzur ve senin güzelliğini kattığı koskoca 1 yıl.

Mutluluk denilen şeyin tarfinin yemek kitaplarında bulunmayacağını biliyorum artık. Bir sabah düşünelim birlikte; hava açık, güneş yeni yeni kendini gösteriyor, yeşil ağaçlara konmuş kuşların cıvıltısı geliyor pencereden. Gözlerimi açtığımda seni görüyorsam eğer yanıbaşımda, derin bir nefes alıp huzuru hissediyorsam elini tuttuğumda, sevdikçe daha da artıyorsa seni sevme isteğim, mutluluğun tarfini aramama gerek yok. Mutluluğun kendisi kalbimde, derinlerde bir yerde zaten. Hayatın “biz” tarafı da o yerden alıyor gücünü ve bize yine bizim güzel duygularımızı üretiyor hiç durmadan. Mutluluk fabrikası demek istiyorum kalbime. Çünkü yalnızca bu işi yapıyor seninle tanıştığından beri.

Hayatın bugüne kadar bana gösterdiği iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz ne varsa hepsini bir çırpıda unutmak istiyorum. Çünkü seninle daha iyilerini, daha olumlularını yaşayacağımı biliyorum. Bugüne kadar bana yaşattığın tüm güzellikler için sana ne kadar minnettar olduğumu anlatamam. Hayatıma kattığın onca olumlu şeyi her geçen gün daha da fazla fark ediyorum. Bir yerden sonra kabullenmek gerek. Artık biliyorum sensiz yapamayacağımı. “Biz” olmadan gülümseyemeyeceğimi. 

Bundan 1 yıl öncesinde olduğu gibi, hayatın tüm güçlüklerine birlikte karşı koyarak, tüm güzelliklerini birlikte tadarak, olumlu ruh halimizi dünyaya yayarak, doğanın güzelliklerini her geçen gün daha çok tanıyarak, bir önceki güne göre sevgimizi arttırarak, mutluluğu her gün yeniden tanımlayarak nice yıllar göreceğimiz günlere el ele, sevgimizi paylaşarak ulaşmak istiyorum.

Bu saydıklarımı senin de istediğini biliyorum. O halde ;

Olumlu olumsuz her şeyle sevgimizi, gülücüklerimizi, duygularımızı, düşüncelerimizi, kalplerimizi, bizi, hayatımızı “paylaşalım o zaman”

İyi ki varmışsın, iyi ki varsın, hep de olacaksın.

Seni Seviyorum.

İsimsiz

pattadanak-2351Belki şimdiye kadar size fazlasıyla samimi görünmüş olabilirim ama aslında değilmişim, şimdi fark ediyorum.

Çünkü size her konunun, içimdeki her şeyin bahsini etmemişim. Aslında bunu yaptığım ya da daha doğru ifadeyle yapmadığım için kendimi suçlu falan hissetmiyorum, yani böyle bir zorunluluğumun olduğunu da hiç sanmıyorum. Fakat bahsetsem hiç de fena olmazmış. Sonuçta sizin okuyup okumadığınız da çok dert ettiğim bir şey değil, sadece rahatlamak için yazıyorum. Bu yüzden “bu yazıdan zevk almayabilirim” diyorsanız gitmek için uygun zaman sizin için.

Uzun süredir aradığım bir şey canımı sıkan. Aradığım bir durum desek daha doğru tanımlamış olurum sanırım. 2009′un yazından bu yana  o herkesin hissetmek için can attığı duyguyu tekrar hissedebilmek için ben de can atıyorum. Neden bilmiyorum, fakat zaman geçtikçe benden git gide uzaklaştığını hissettiğim o duyguyu bir daha gerçek anlamda hissedememekten korkuyorum. Sanki içimde bir şey birikiyor zaman ilerledikçe ve o şeyi artık taşıyamamaktan ya da o şeyi parça parça kendimden uzaklaştırmaktan çekiniyorum. Sonunda bunun olup olmayacağına emin değilim, ya da diğer insanların bunu yaşayıp yaşamayacağına. Belki de çoktan yaşamışlardır ve herkese oluyordur bu. Fakat bunun adı her neyse ve o şey her neyse benim canımı neden sıkıyor bilmiyorum.

Zaman zaman bu içimde biriken şeyden bir şekilde kurtulmayı denedim. O şeyi paylaşmayı ve yükümü hafifletmeyi denedim mesela. Fakat ne zaman bu şeyi, bu duyguyu bir başkasına açsam ya da açmaya yeltensem, o kişinin doğru kişi olmadığını fark ettim. Doğru kişiyi seçmek ve hayalini kurduğun hayatı yaşamak ya da en azından ona yaklaşabilmek ne de zormuş meğer. Hele de insan her geçen gün büyüdüğünü hissediyorsa ve biliyorsa. Elbette bu herhangi bir şey için geç olduğundan değil. Fakat bu şeyin en tatlı olduğu dönem değil mi şu an içinden geçtiğim dönem ? Benim için diğer insanlardan farklı olmasını istediğim kişinin şu an yaşadığını kim kanıtlayabilir ki bana, ya da kim gösterebilir “işte bu” diye ? Sanırım bu sorunun yanıtını gerçekten aramıyorum şu an, tek istediğim aslında büyütmediğimi düşündüğüm, fakat benim için önemli olan bir şeyin göğüs kafesimde bıraktığı ağırlığı bir şekilde boşaltmak. Sonuçta insanları olduğundan daha mutlu edecek şeyler vardır değil mi ? Yapımız ve düşüncelerimiz gereği de hep daha fazlasını isteriz insan olarak. E o halde benim bazı şeylerin daha iyisini, mesela mutlu olmanın daha fazlasını arzulamam kimse için sorun olmayacak.

Yanlış anlaşılmak istemem, şu an mutsuz olduğumu söylemiyorum kesinlikle. Keyfim yerinde ve mutluyum. Fakat az önce de dedim ya, fazlasını istemek -istenilen şeyin çok zor olmadığını bilmek- bence kötü bir şey değil. Yazımın üslubu ve kullandığım bazı sözcük gruplarının -canımı sıkıyor, üzüyor- varlığı bu durumla çelişmiyor eğer aklınıza bu geliyorsa. Canımı sıkması durumu günlük yaşantımda başıma gelen bir şey değil, şu anı da içerisinde kapsayan o şeyi düşündüğüm anlarda başıma gelen durumu özetleyen sözcükler onlar : canımı sıkıyor.

Son olarak, madem o kadar bahsettim bu duygudan ya da bu şeyden, ne olduğunu anlatmalıyım diye düşünüyorum. Eminim yazıyı dikkatle okuyan herkesin aklında bir şeyler uyandı ve çoğunun düşündüğü şeyin ne olduğunu da biliyorum. Aslında haksız sayılmazlar o duygunun “aşık olmak” olduğunu düşünmekle. Fakat korkarım ki düşündüğüm tam olarak o değildi. Hissetmeyi özlediğim şey aşık olmak ya da sevmekten çok, sevilmek. Öyle sıradan değil ama, gerçek anlamda birinin sana değer verdiğini hissetmek. Çünkü çok sık olmasa da ben bazı insanlar için bunu hissediyorum. Mesela yakın zamanda bu duygular için biri aklımdan geçmişti. Ama kendisi şu an muhtemelen bu duyguyu neden kaybettiğinin bile farkında değil. Sorun etmiyorum, hepimiz insanız sonuçta. Günün birinde o duygunun kaybı hissiyatını o da yaşayacaktır, eminim. Her ne kadar bu durumu onun ya da bir başkasının başına gelmesini istemesem de bir yanım rahat edemiyor işte. Bu yüzden söylemeden geçemiyorum. Çünkü tıpkı bana olduğu gibi o duyguyu bir kere kaybetmenin ardından yıllarca o duyguyla yeniden karşılaşmama durumu söz konusu olabiliyor. Aşık olmak gerçekten çok zor bir şey değil, bu süreç içerisinde defalarca bu duyguyu yaşadım. Elbette aynı süreç içerisinde özlemini duyduğum duyguyu yaşamadığımdan olsa gerek, insanların buna çok fazla değer vermediğini de fark etmek zor olmadı. Zamana ihtiyaçları var, anlıyorum. Onların da bir süre bahsini ettiğim duyguyu yaşaması gerekiyor. Neyse, yine kendimden şaşıp onları düşünmeye başladım. Bu rahatladığımı gösteriyor. Dinleyen birinin olup olmadığına emin değilim ama, dinlediyseniz teşekkürler. Dinlemediyseniz de cidden sorun değil, ben rahatladım.

Ozan

 

21 Aralık

   fft2mm1326518Hepimizin bildiği gibi dünyanın sonunun geleceğine ya da kimilerince çok büyük değişikliklerin olacağına dair yorumlanan günden bir gün önce, yani 20 Aralık 2012 tarihinde bu yazıyı yazıyorum. Yani açıkçası çok sık yazmadığımdan olacak ki, artık yazmayı düşündüğümde tarihe falan bakar oldum. Yoksa 21 Aralık tarihinde bir şey olacağını düşündüğümden, ya da “aman bir şey olmadan son yazımı yazayım, ne olur ne olmaz” zihniyetiyle olaya yaklaşanlardan değilim. Bugün bir şeyler yazmak istedim, az önce de dediğim gibi her ne kadar bana çok komik gelse de “kıyametten bir gün öncesinde” olduğumuzu fark ettim ve yazıya o konuyla girmek istedim. Neyse, yazıya bu konuyla giriş yapmış olmam o konuyla devam edeceği anlamına gelmez. Fakat korkarım öyle devam edecek.

Benim en çok merak ettiğim olay, tıpkı ortaya atılan her olayda olduğu gibi bu işten kimin kazanç sağlayacağı. Yani bu kadar büyütüldüğüne göre illa ki birileri bir şeyleri yine kendi istediği yönde yorumlayıp kendi istediği şeyleri yapacak. Tabi bu beni ne kadar ilgilendiriyor diye düşünmeden edemiyorum ama sanırım “bana değmeyen yılan bin yaşasın” da diyemeyeceğim. 

Olayın politik tarafına kendimi çok kaptırmadan hemen yeni bir paragraf başlatmak ve bu sayede konunun başka bir bölümünden bahsetmek istiyorum. Arkadaşlar açık açık konuşayım, zamanında 2000 yılına girerken de bu tarz şeyler söylenmişti ve eğer aranızda gerçekten 21 Aralık tarihinde bir şeyler olacağına inananlar varsa söyleyeyim, gerçekten olacak. Fakat bana sorarsanız büyük felaketler falan değil de, bu tarihten korkan bir sürü insanın bir arada oluşundan kaynaklı “karmaşa” temalı bir gösteri bekliyor bizi. Sonuçta eğer “nerede çokluk, orada bokluk” tarzında bir sözün geçerliliğini bunca yıldır insanlar görmüş ve o söz hala kullanımda kalabilmişse bir bildikleri vardır demekle yetinmek gerekir bence.

Hayır bir de anlamadığım bir şey daha var, farz edin ki yarın size araba çarpacak ve öleceksiniz. Ölüm de sizin bi çeşit kıyametiniz olmayacak mı ? Yani unutun tamamen 21 Aralık zırvalarını ve sıradan bir günde öleceğinizi düşünün. Neticede bu dünyada tekrar var olamayacaksınız ve yarın kıyamet kopmasıyla da sonuç değişmeyecek. Herhangi bir gün ölebileceğinizin farkında olmanıza rağmen, bir başkasının söylediği  -kim olduğu önemli değil Maya da olur kaya da-  bir tarihe göre hareket edip kendinizi koruyacak önlemler almak, atıyorum Şirince’ye gitmek fikri falan beni güldürüyor. Beni güldürdüğünüz için seviyorum esasında sizi. Fakat bunu bi espriyle, şakayla yapmanızı tercih ederim, gülünç duruma düşmenizle değil. E tabi olayın bi de tam ters boyutu var. Yani eğer sizin söylediğiniz doğruysa ve yarın her şey bitecekse, son yazdığım yazıda -tabirim için kusura bakmayın- göt olmuş olacağım. Diğer türlüyse olayına girmeyeyim, anlarsınız siz zaten. Ayrıca ben mi gözümde çok büyütüyorum bilmiyorum ama kıyamet kopacaksa aniden olmalı. Yani bunu ne sen ya da ben bilmeliyiz, ne de Mayalar. Sürprizi kaçar yoksa. Hem kıyamet dediğin sürpriz olsa daha tatlı olmaz mı ? Bence olur. Neyse işte, bahsetmek istediğim şeyler hepimizin bildiği şeylerdi esasında ama yazmayı özlediğimi hatırlamak için gereken şey olan yeniden yazmak duygusunu yaşadığımdan ötürüdür ki yine mutluyum. İster yarın her şey bitsin, isterse hiçbir şey bitmesin. Her şey bitecekse size değen yılan bana da değeceğinden hiç sıkıntı değil. Bir sonraki yazımda görüşünceye dek, özleyin beni anacım.

Ozan

        

 

Çok şey

Şunu fark ettim ki, uzun süre yazmıyorsan bunun birkaç sebebi olabiliyor. Ya yazacak çok şeyin olduğundan yazmıyorsun, ya da yeni hiçbir şey olmadığından. 

Yazacak çok şeyin olduğu zaman neden yazmadığını da çözdüm esasında. Bazı olaylar o kadar bütün ki, buraya aktarırken bir yerini unutup aklında o şekilde kalacak diye korkuyorsun. Yani buraya yazdıklarını o kadar içten yazıyorsun ki bir süre sonra yazılan her şeyi tamamen içselleştirerek senin bir parçan haline getiriyorsun. Bu da doğal olarak olur da bir yeri unuturum deyip yazmaya çekinmene neden oluyor. Öyle bir süreçten geçiyorum sanırım. Aklımda çok fazla şey var gerçekleştirmek istediğim ve bu şeylerin tamamını yazmaya kalkarsam olur da içlerinden birinin bir bölümünü unuturum diye korkuyorum. Bu yüzden de o şeylerden bahsetmek istemiyorum. Fakat şöyle bir ipucu verebilirim sanırım : tamamen saf ve temiz şeyler. Yani sonucunda beni mutlu edecek, günlerimi daha çok anlamlandırmama yardımcı olacak tarzda, -nasıl desem bilemedim- hoş şeyler.

Nasıl ki birçok insanın duyguları belirli dönemlerde kabarıyor ve o insanlar o duyguların arkasından emin adımlarla ilerliyorsa, benim de onu yapmam gerektiğine dair düşüncelere kapılıyorum bu aralar. Yazdığım cümlelerin her harfini bir şeylerle süsleyip, o harflerin oluşturduğu kelimelerin anlamlı bütünleri olan cümleleri uzatabildiğim kadar uzatmak istiyorum. Çünkü içimde her ne oluyorsa bunu istiyor benden. Sanki içimde beslediğim şey -her neyse- beni yazmaya teşvik ediyor ve bir şeyler oluşturmamı istiyor. Şarkı yazdım mesela geçen, üstelik bestesini de yaptım. Kim ne der bilemem de, benim hoşuma da gitti. Anlatmak istediklerimi bu ortama aktardığımda çok rahatlıyorum evet. Fakat dediğim gibi, bu aralar her şeyi yazamam. Bir şeyler eksik kalır ve üzülürüm diye yazamam. Gerçekten.

Ozan

Kış

Dostluklarını yalnızca kış geldiğinde hatırlayan ne çok insan var çevremizde değil mi ? Bana sorarsanız bizi en çok üzen ve üzecek olanlar da onlar. Çünkü dost olduklarını hatırlamak için mevsimlerin birer birer akıp gitmesini seyrederler sokakta top oynarken topunu kucaklayıp “top benim oynatmıyorum” diyen bir çocuğun arkadaşlarının dağılmasını izlemesini taklit edercesine. Ta ki kış gelene kadar.

Kışı diğer mevsimlerden daha fazla severler, hatta kendileri hep bu mevsimde yaşarlar diğer insanların aksine. Kış deyince akıllarına gelen tek şey sürekli yapıp bozdukları kardan adamlardır. Benim aklıma gelen ise sadece soğuk. Belki de bu yüzden sevmiyorum bu tarz insanları. Çünkü onlar ve yaptıkları her şey soğuk geliyor bana ve bende bıraktıkları tek iz ise geçici bir soğukluk oluyor. Onlar benimle konuşmaya geldiklerinde, onları dinlerken bir yandan bir kardan adam yaparlar aramızdaki dostluğu göstermek için. Kardan adam bittiğinde gerçekten yanımda olma sebebini-isteğini- belirtir ve çeker gider sonra. İşi düştüğünden yanımda olduğunu fark ederim hemen ardından. Önce yaptığı kardan adama bakarım, sonra nereye yaptığına. Yanıma geldiğinde getirdiği ve değiştirdiği mevsimin etkisiyle yaptığı dev kardan adam, onun gidişinin ardından benim mevsimim olan yazın sıcağında çoktan erimeye başlamıştır dönüp baktığımda. Güneşin alnına yapılmış bir kardan adamın ne olmasını beklersiniz ki ? Yanınıza geldiğinde dostunuz gibi görünen bu oyuncudan nasıl bir eser beklenebilir ki ? Onun oynadığı oyunda sahne falan yok, dünyayı sahne edinmiş, kendisi gibileri de oyuncu kadrosuna almış, aralarından bir tanesini de yönetmen yapmış oynuyorlar soğuk günlerde ve soğuk bir şekilde. Bastıkları her yere izlerini bırakıyorlar buz tutmuş bedenlerinden düşen küçük parçacıklarla. Eğer denk gelip de o parçalardan herhangi birine basmazsanız buzda kaymaz ve hayatınıza olduğu gibi devam edersiniz. Fakat eğer denk gelirseniz emin olun bu ilk düşüşünüz olmayacaktır. Çünkü onun gittiği yolda ilk adımınızı atmış ve sonraki adımlarınızda da onu takip edecek gibi duruyorsunuz buradan bakınca. Ha diyorsanız ben o yola girmem, ilk adımımı yanlış yere attım ama düzelebilirim, o yoldan çıkabilirim, amenna.

Benim yaşadığım ve yaşayacağım mevsim, bir yere gideceğimde yanımda götüreceğim mevsim şimdiye kadar yaz oldu ve öyle olacak gibi duruyor. Bıraktığım eser donabilir, fakat hava tekrar ısındığında şeklini bozmaksızın karşınıza yine çıkar. Bu yüzden soğuk insanları ve size kışı getiren insanları barındırmayın çevrenizde bana sorarsanız. Yok eğer diyorsanız ben de soğuk bir insanım, donmuş vaziyette yürüyorum, düşünüyorum, konuşuyorum ve hayal ediyorum, saygı duyarım. Fakat “içinizi ısıtmak” diye bir şeyin olduğunu da aklınızdan çıkarmayın. Üstelik hiç merak etmeyin, en soğuk kış günlerinde dahi öğlen saatlerinde eriyorsunuz güneşin etkisiyle. Siz çıkarlarınızın peşinden dostluklar kurdukça bir taraftan yok oluyor yaptığınız her şey. Sıcak insanlar geriye baktığında bir sürü eser görebiliyor, kurduğu dostluklara bakıp gülümseyebiliyor ama, eğer yüzme bilmiyorsanız işiniz zor olacak bana sorarsanız. Çünkü şey… sizin o soğuk dünyanız biraz erimiş de.

Ozan

 

Eski

Bu kez eski bir dostuma yazıyorum bu satırları. Bir zamanlar her şeyimi paylaştığım, benimle ilgili her şeyi bilen birinden bahsediyorum. Zaman zaman aramın bozulduğu, fakat bir aradayken çok mutlu olduğum, vaktimi güzel geçirmek deyince ailemden sonra aklıma gelen kişiden bahsediyorum. Eğer onunla ilgili hatırladığım her şeyi anlatmaya kalksaydım sanırım bir kitap yazmam gerekirdi ; muhtemelen birkaç ciltlik. Bazen özlemiyor değilim geçmişi, birlikte gülüşlerimizi, ağlayışlarımızı. Sonuçta birlikteydik, yan yanaydık ve hem mutlu hem de hüzünlü anlarımızı paylaşacak kadar uzun bir süre geçirmiştik. Fakat şu an kimseye ona olduğum kadar yakın olamıyorum nedense, hiç kimseye anlatamıyorum bazı şeyleri. Çünkü beni anlamayacaklarını biliyorum. Beni anladığını söyleyen onca insanın anlamış numarası yaptığının farkındayım. Ama bu kesinlikle onların suçu değil, bunu da biliyorum. Siz karşınızdaki insana sizinle ilgili öğrenebileceği şeylerin sınırını çizensiniz neticede. O’nun dışında kimseye kapılarımı tam olarak açamadım ve çevremdeki insanların benimle ilgili her şeyi bildiğini düşünmeleri dahi bana çok komik geliyor bu sıralar. Her şeyi öğrenebilmeniz için benim size o izni sağlamam gerekir öncelikle. Retina taraması yapan gözlerim var belki de, göz göze geldiğimizde size içeriyi görme yetkisi çıkmıyor belki de. Bunu neden yapıyorum bilmiyorum aslında. Fakat bu konuda bildiğim tek şey, utanmadan, sıkılmadan, doğal bir şekilde yaşayabileceğim ortamı onun yanı dışında hiçbir yerde bulamamış olduğum. Sadece birkaç cümlede özetlemeyi düşünüyordum bu duygularımı. Ne kadar uzadığını yeni fark ediyorum. Yapabileceğim bir şey yok, konu sana gelince harflerin oluşturduğu cümlelerin yetersizliği son derece büyük bir sorun oluyor. Diğer büyük sorun ise senin tüm bunların farkında olmaman. Sen bir yerlerde hayatına mutlu bir şekilde devam ederken, çok değil, arada bir, en azından yılbaşında, doğum günlerimde beni bir insan olarak, dostun olarak görmediğini düşünelim, eski bir arkadaş olarak hatırlamanı beklerdim. Gerçi birbirimizden -sebepsiz yere- bu kadar uzaklaştıktan sonra bu unuttuğun 2. doğum günüm oluyor ama seninle tanıştığım günden bu yana küs olduğumuzda dahi senin doğum günlerini hiç unutmadığımı ve hep kutladığımı hatırlarsın umarım.

Üniversitede tanıştığım insanların doğum günümü unutması, hiç kutlamaması inan hiç sorun değil. Fakat sen, ne bileyim işte. Demek ki ben özel görüyormuşum seni, senin beni gördüğünden farklı olarak. Şimdiye kadar beni defalarca incitmiş olmana rağmen seni incitmemiş olmamın da hiç önemi yok değil mi ? Beni üzdüğün anları sana hatırlatmak değil yaptığım. Sadece şunu söylüyorum, bize en ufak iyiliği dokunmuş birini bile hiç unutmayız. Banka kuyruğunda işi çıktığı için sıra numarasını bana veren yaşlı amcayı ben unutmuyorsam-ki herhangi bir paylaşımımız yok- uzun bir süre boyunca en yakınların arasında gördüğünü söylediğin birini nasıl kolayca unutabiliyorsun ? Hatırla da her gün benimle ilgilen demiyorum kesinlikle. Sadece diyorum ki bahane olsun, yaz doğum günümde bir mesaj, “doğum günün kutlu olsun” de. Ben de “teşekkür ederim kutladığın ve unutmadığın için” diyeyim sana. Yılda bir kez tek bir mesajdan bahsediyorum. Şaka gibi gerçekten. Paylaşılan onca şeyi ben fazla büyütüyorum belki de. Sonuçta insanlar kendi yolunu çizdiklerinde geçmişine sünger çekmez, duvar örerler değil mi ? Bir daha konuşmak istemiyorum diyecek kadar kötü bir şey de yaşanmadıysa, bir depremin bile yıkamayacağı duvarların arkasında ne işin var ? Seninle geçirdiğimiz onca yılda ortaya çıkardığımız, temelini attığımız şeyin aramıza örülecek olan duvarlar olduğundan habersiz, sürekli çalışmışım meğer ben. Yanlış anlamanı istemem, yaşamak için ihtiyacım yok sana, ya da mutlu olmak için. Sadece şu var ki, sürekli hatırlandığını bildiğin halde, seni bu kadar hatırlayan ve soran birini hatırlaman, o kişinin mutluluğuna mutluluk katar. 

Sana ulaşmak için harcadığım çabaların tamamı karşılıksız kaldı ve bu konuda gerçekten yoruldum ben. Dostluklar zor kuruluyormuş ama yıkması ne kolay oluyormuş değil mi ? Tabi ki bazılarına göre. Seni hatırladığımda sana yazdığım mesajların, maillerin tamamını yazmadım sayabilirsin. Hoş hiçbirini yanıtlamamış olduğun için, zaten ben öyle sayıyorum. Bu yazdıklarımı okumayacağını, bu sitenin bana ait olduğunu bilen ilk kişi olmana rağmen, dönüp de “ne yazmış acaba” demeyeceğini biliyorum. Çünkü seni tanıyorum. Elbette bu üzüyor beni, fakat elimden gelen tek şey rahatlamak adına yazmak. Çabalayıp oluşturduğum şeyin görünmez bir maddeden yapıldığını fark edememişim, pardon. Çünkü adı üzerinde, ben de görememişim. Boşa kürek sallamak dedikleri bu olsa gerek. Fakat içim gerçekten çok rahat. Masa başında kurtarılmayı bekleyen bir dostluğun başında 3 yılımı geçirdim ben. Onu kurtarmak için elimden geleni yaptım. Birinin size defalarca yanıt vermemesi, sizinle konuşmak istemediğini göstermez de neyi gösterir ? Ben gerçekten anlamam gerekeni geç de olsa anladım, aptallığıma ver. Madem sen benim varlığımdan bihaber yaşamaktan mutlusun, ben de öyle olacağım. Başın sıkıştığında, sevgilinden ayrıldığında yaslanıp ağlayacağın bir omuz yok artık. Ne yazık ki ben seni fazlasıyla önemsemişim, hiç önemsenmediğimi bilmeden. Bu yazdığımı bir mucize olur da okursan sakın bir şey söyleme bana, bir şey de yazma. Çünkü ben bir şey söylemeyeceğim, bir şey yazmayacağım. Okumayacağını biliyorum ama benim suçum değil bu elbette. 

Sana başarılar hayatında, hep mutlu olursun umarım. Kızgınım, fakat her zaman iyiliğini istediğimi biliyorsun. Hayatımda kendisine tek kelime etmeyeceğim 2. kişi olacaksın. Diğeri de zaten seninle ilgili bir olaydan dolayı ilişkiyi kestiğim şerefsizin biriydi. Neyse, konu seninle ilgili olunca yine yazdım da yazdım. Niye bu aptallığı yapıp, sanki okuyacakmışsın gibi bu kadar yazdığımı bilmiyorum. Fakat pişman değilim, rahatladım en azından. Ne zaman bir yerlerde bahsin geçse, birisi seni bana sorsa ” iyi, haberleşiyoruz” demeyi de bırakacağım. Her neyse, sözü fazlasıyla uzattım ve artık bir veda yapmanın vakti geldi de geçiyor. İster duygusal de, ister başka bir şey. İnsanın canı yanınca her şekilde yazabiliyormuş meğer. 

Öncelikle bunu isteyen ben değildim, bu yolu sen seçtin, bu senin oyunun ve ben de oynuyorum. Oynadığımız saklambaçta sadece ben mi ebe olacağım hayatım boyunca sence ? Sen saklanmaktan yorulmasan da, ben seni aramaktan yoruldum. Mızıkçı diyecek olursan, hiç çekinme ve söyle. Çünkü ben artık oynamıyorum ve artık yokum.

Sana gelecek doğum günlerinin hepsi için “nice mutlu yaşlara” demek istiyorum son kez. Unutmayı sevmesem de, unutulmanın verdiği fazlaca üzüntüyle unutmayı da öğrendim nihayet.

“Nice mutlu yaşlara”

                                                       Eski bir dost

Kusursuz

Çevremdekiler mi kendini kusursuz görüyor, yoksa insanlar hep mi böyle bilmiyorum ama çok ilginç geliyor bana bazı şeyler. Mesela bir arkadaşına 1 ay boyunca hiç mesaj yazmazsın, onu hiç aramazsın ve 1 ay sonunda ne zamandır görüşmüyoruz, bi mesaj atayım da nasıl olduğunu sorayım dersin ya, işte o zaman genelde pişman olursun. Bu geçen süre içerisinde kendisi sizi hiç aramamış, sormamıştır ama ilk söylediği şey “ne hayırsızsın, hiç sormuyorsun” olur. İşte o an benim şarteller atıyor. Yahu arkadaş, madem biz yakınız, arkadaşız, sen de beni ara sorsana ? Ben mecbur muyum sürekli seni sormaya ? Hayır farz et ki hep ben arıyor soruyorum, sen bu arkadaşlıkta ne iş yapıyorsun ? Elbette arkadaşlık arayıp sormayla ölçülmez ama ben seni aramadıysam ve biz haberleşmediysek doğal olarak sen de beni aramamışsındır. Yani o geçen süre sonunda ilk yazan ben olmama rağmen, neyin azarı bu ? Ne demek istiyorsun ? Hiç arayıp sormuyormuşum da bik bik bik. Bi düşünsene mantıklı olarak, “ben de hiç aramadım, sormadım” diye. Yok, bizim millette bu yok, hem suçlu hem güçlü dedikleri var ya, hah tam ondan işte. Kimse kusura bakmasın, hatta isteyen bakabilir de. Siz beni aramazsanız, sormazsanız benden de bir şey beklemeyin. Siz benim annem misiniz babam mısınız kardeşim mi. Kavga etmiş sevgili gibi ilk mesajı ben mi atsam düşüncesi bir an olsun aklımdan geçmiyor. Eğer siz bu triplerdeyseniz bilmem ama, benim aramamı sormamı bekliyorsanız sürekli, beklemeye devam edin. Hadi gülüm yandan. Lazım değil bana öylesi.

Ozan

Geçmiş

Hangimiz atabiliriz ki geçmişi hayatımızdan ?

       Sanıyorum hiçbirimiz. Geçmiş öyle canlı bir şeydir çünkü, nasıl olduğunu anlayamadığınız bir şekilde tüm “dünleriniz” bugün için geçmiştir. Bazılarımız vardır, çıkar övüne övüne “Ben geçmişimi unuttum, unutabiliyorum” der. Biz de gıpta ile bakarız kendisine, saygı duyarız aslında. Fakat o kişinin de kendisine itiraf etmekte zorlandığı bir geçmişi, kendisine yaşadıklarını anımsatacak ufak tefek de olsa izleri vardır. O izleri takip etmemiş olsa bugüne ulaşamayacağını söylemeyin ona, bırakın mutlu olsun. Belki geçmişi çok güzel şeylerle doludur da o yüzden unutabilmiştir, öyle sanmıştır.

         Yakın zamanda gerçekleşmiş olsa da, olayların tamamı “geçmiş” sözcüğünün geniş anlamlar barındıran dünyasında bir yere sahiptir. Yaşadığımız her gün, yarın için geçmiştir. Her bir saatin, kendisini kovalayan sonrakine göre geçmiş olduğu gibi. Bu şartlar altında, biz yaşadığımız sürece dünyanın evrendeki seyri gibi düzen içerisinde devam eden ve biriken bir geçmişimizin varlığını kimse reddedemez sanırım.

         Önemli olan geçmişi unutabilmek değil elbette. Sonuçta yarın unutayım diye yaşamıyorum ki bugünü! Eğer öyle olsaydı şu an içinde bulunduğum zamanı güzel geçirmek için bir sebebim olmazdı benim. Zaten geçmiş de öyle bir sözcük ki, yalnızca kötü anıların geçmişte yer aldığını düşünürüz biz insanlar. Bu düşünce ile yaklaştığımızdandır ki, geçmişini unutmak bir yetenekmiş gibi, saygı duyulması gereken bir şeymiş gibi davranırız. Kimse kusura bakmasın da, hep yarınları düşüneceksin de, bugünü neden yaşıyorsun diye sorarlar adama. İyi ya da kötü bir geçmişe sahip olmak her zaman bizim elimizde değil tabi, kabul ediyorum. Fakat geçmişini unutmak, evden çıkıp çarşıya gitmişken dönüş yolunu unutmaya benzer. Ha derseniz ben unutmuyorum da rafa kaldırıyorum, amenna. Geçmişinizi bir gün çıkarabileceğiniz bir yere koymakta sakınca görmüyorum. Zira ben de öyle yapıyorum. Geçmişin kötü hatıralarını hatırlamamayı seçiyorum ; onları unutmaya çalışmayı, unutamayacağımı bile bile unutmuş numarası yapmayı değil. Bu yüzden de kendimi güzel hissedebiliyorum. Geçmişin bana karanlıklar arasından gün ışığına çıkarmaya çalıştığı kötü şeyleri görmüyorum. Bir yerlerde anımsadığım anda beni mutsuz edeceğini bildiğim şeyler var, farkındayım. Fakat ne ben o yeri biliyorum, ne de o yerden çıkan şeyi tanıyabiliyorum. Zihnimde farklı bir boyutta, farklı bir biçime bürünmüş duruyorlar çünkü. Onları kapladığım kutunun tozunu siliyorum arada bir raftan alıp, ardından içini açmadan yerine koyuyorum. Kendimi bu sayede rahatlatabiliyor ve geleceğe daha umutla yaklaşabiliyorum. Sizi bilmiyorum ama, ben yaşamayı gerçekten çok seviyorum.

Ozan

Yanılıyoruz

Dünya aslında ne sizin, ne de benim etrafımda dönüyor…

Hepimiz, yaşadığımız süre içerisinde her şeyin bizimle ilişkili olduğunu, iyi ya da kötü olayların yalnızca bizim başımıza geldiğini, hatta belki de bazen koskoca dünyada yalnız olduğumuzu düşünüyoruz. Bu sebeple de davranışlarımızı şekillendirecek olan akıl süzgecimizi yanımıza almayı unutuyoruz. Nasılsa dünya sadece bizim, bir tek biz söz hakkına sahibiz burada. Yaptıklarımızı da düşünecek, bunları anlamlandıracak kimse olmadığına göre-bizim dışımızda- her şey yolunda. Biz mutluysak evren de mutludur, yani olmalı diye düşünüyoruz ve aslında çok feci yanılıyoruz.

Kurduğumuz cümleleri, başkası hakkında sahip olduğumuz düşüncelerimizi  ya da tavırlarımızı, sanki o kişi de öyle davranacakmış, öyle düşünüyormuş gibi aktarıyoruz başkalarına. İşte biz yanlışa burada başlıyoruz bana sorarsanız. Çünkü kendimize o kadar fazla güveniyoruz ve biz o kadar değerliyiz ki, başkalarının görüşü ya da davranışı bizi ilgilendirmiyor. En mükemmelin kendimiz olduğuna inanıyoruz ve buna inandığımız sürece de kendi düşüncelerimizin yolunda tasarılar oluşturuyor, tasarı dünyamızın içerisine yerleştireceğimiz figüranları dilediğimizce rollere atıp, kendi kahramanlık öykümüzü yazıyoruz. Öykümüzün yeri ve zamanı yok. Zira biz neyi dilersek o zaman gerçekleşecek, nerede istersek orada kullanacağız figüranları. Fakat unuttuğumuz şey, bir başkasının da benzer hikayeyi bizi figüran, kendini kahraman olarak düşünüp oluşturduğu. Hikayelerimizin çakıştığı noktada ne oluyor ? Göz göre göre kaza yapmış iki şoför gibi aracımızdan inip diğerine bakıyoruz. Bir gün bu kazayı yapacağımızı, o kişiyle karşılaşacağımızı biliyoruz. Fakat hem yönetmen hem de başrol oynamak o kadar hoşumuza gidiyor ki, bu riski göze alıp yolumuza devam ediyoruz. Sonunda elimize geçen ne ? Koskoca bir sıfır. Bir birey olarak güzel bir şekilde yaşama umudumuzu anlıyorum elbette. Fakat ne yaşadığımız şehirde, ne de yaşadığımız ülkede yalnız değiliz. Bu yüzden çevremizdeki insanlara karşı belirlediğimiz davranışlarımızı, takındığımız tavırları, hatta zihnimizden geçen düşünceleri belirlerken ve uygulamaya koyarken kendimizden başka herhangi bir canlıyı da düşünmemiz gerekliliğini aklımıza getirmeliyiz. Çünkü ancak bu şekilde hepimizi mutlu edecek şeyler ortaya koyabiliriz. 

Aynı öyküyü konu alan bir kitabın içerisinde, hepimizin kahraman olabildiği, bir diğerine zarar vermediği güzel bir sayfada isimlerimizin yan yana geçebilmesi dileklerimle…

Dünya birimizin etrafında değil, hepimiz için dönüyor.

Ozan

Bugün

İnsan olumlu veya olumsuz olarak nitelendirilebilecek bir şekilde her gün değişiyor. Dün hissettiğini bugün hissedemiyorsan eğer, sorun senin dengesizliğin değildir yalnızca. Çünkü bu hayat içerisinde başımıza gelen her şey, birden fazla etkene bağlı olarak gelişiyor. Eğer eskiden çok samimi olan iki kişi artık eskisi kadar samimi olamayacaksa, bu ne yalnızca birinin sorunudur, ne de yalnızca birinin suçu. Hatta belki o iki kişinin dışındaki bir kişi ya da olayın tetiklediği bir durum. Fakat en fazla etkilenecek iki kişinin kim olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.

Kimilerimiz yaşadığımız sürece hatalar yapıyoruz ve bunları nasıl telafi edeceğimizi biliyoruz. Kimilerimiz ise hatalarımızın farkındayız ama telafi yöntemlerini bilmiyoruz. Bu iki grubun herhangi birindeyseniz çok bir kaybınız yok bence. Birinci gruptaysanız zaten sizden yana kimsenin sorunu yoktur. İkinci gruptaysanız zaman içerisinde telafi yöntemlerini öğrenebilir, bu sayede birinci gruba dahil olabilirsiniz. Fakat bu iki kategorinin dışında, üçüncü bir grup olan hatalar yapan ve bu hataların farkında olmayanlardansanız, işiniz çok zor. İnsanlar kalkıp da size hatalarınızı konuşmaya gelmez. Çünkü size hata yaptığınızı söylese, bak böyle böyle oldu dese de anlamazsınız. Zira size göre yanlış değildir yaptığınız, size göre sıkıntı yoktur söylediğiniz sözlerde. Karşınızdaki insandan kuru bir özür dilersiniz böyle durumlarda, her şeyin geçtiğini, herkesin eski haline döndüğünü sanırsınız. Benden duymuş olmayın ama, yanılırsınız. Ders alır mısınız peki ? Hiç sanmıyorum. Benim çok yakından görme fırsatı bulduğum bir iç dünyası var çünkü böyle insanların. Dünyayı kendileri yaratmıştır, eğer herhangi bir işle uğraşıyorsa ve o işte çok iyi olduğunu düşünüyorsa-sanıyorsa- sizin fikirlerinizin hiçbir önemi yoktur. Sizi dinlerler, fikirlerinizin bitmesini beklerler, ardından başka bir konuyla ilgili kendi fikirlerini sıralarlar. Çünkü her şeyin en iyisini hep o insanlar bilirler(!). 

Kendinizi kötü hissetmeniz için sebepler ardı ardına sıralanır bu insanlar çevrenizde olduğu takdirde. İstediğiniz kadar pozitif olun, istediğiniz kadar alttan alın sonuç gerçekten değişmiyor. Yaşadıkları sürece diğer insanlara söyleyecekleri, onları eleştirecekleri konular hep vardır çünkü. Bir yere kadar dayanabiliyorsunuz bu tarz düşüncelere. Fakat damlaya damlaya göl olur mantığıyla sizin de içinizde periyodik olarak biriken şeyler bazı zamanlarda ortaya çıkıveriyor siz istemeseniz de. Ne yapacağınızı bilmiyorsunuz, alışkanlıklarınızı değiştirmeye çalışıyorsunuz, yine olmuyor. Çünkü bu sadece sizinle ilgili bir durum değil, yalnızca sizi ilgilendirmiyor yaşananlar. Fakat demiştim ya karşı taraf hatalarının farkında olmayabiliyor, konuşmanız da işe yaramıyor diye, işte bu durumlarda benim aklıma tek bir çözüm geliyor. Olumsuz yönde değiştiğini düşündüğünüz insana karşı hislerinizi koruyamayacaksanız, samimiyetinizi kurduğunuz gibi bozmalı, onun, iki tarafında da hayat olan bir köprünün karşı tarafına geçmesini bekledikten sonra köprünün iplerini kesmelisiniz. Çünkü sizin kendinizi dengesiz olarak nitelemenize neden olacak kişi, birlikte yürümeye çalıştığınız köprünün dengesini çoktan bozan kişi olmuştur. 

Ozan

Günün Sözü*36

Bugünümüzü berbat etmesine izin verdiğimiz insanların, yarın hayatımızda hiçbir öneminin olmayacağını hiçbirimiz söyleyemeyiz. Bugünümüzü çalıp, kendi hayalindeki yarının temelini atan insanlara seyirci kaldığımız sürece, onların bunu nasıl yaptığına şahit olmaktan başka bir şey yapmayacağız. Kim bilir, belki biz de bir gün bir başkasının bugününü, sırf bizim yarınımız için çalarız. Çalmaz mıyız ?

Ozan

Gerçekten

Senaryosu zamana ait olan, sınırlarını sizin çizdiğiniz, yönetmeni olduğunuz hayatınızın başrolünde hep aynı karakteri mi canlandırıyorsunuz ? Her gününüzü bir diğerinden farklı bir şekilde yaşıyorsunuz ve evinize gelip sıcak yatağınıza kendinizi attığınızda tasarı dünyanızın kahramanı ortaya çıkıyor değil mi ? Kendinizi farklı hissediyorsunuz, gün içerisinde nefes aldığınız bedenden kopmuş gibi, yeni biri olmuş, kendinizi bulmuş gibi.. Yine oyunu fazla kaçırdınız sanırım. Biraz daha fazla kendiniz olmayı deneseydiniz eğer, bu hisse hiçbir akşam kapılmayacaktınız. Çünkü zaten size ait olan bir hayatın en samimi kahramanı olarak aynada kendinizi görecektiniz. Fark ettiyseniz “en iyi” demedim, “en samimi” dedim. Bunun ne anlama geldiğini eminim siz de biliyorsunuz. Fakat samimi olduğunuz sürece aynı zamanda iyi olarak anılacağınızı, nihayetinde kendinizi öyle hissedeceğinizi hatırlatmak isterim yine de.

Günlerinizi geçirirken farklı kimliklere bürünüp, istemediğiniz şeyleri yaptığınız oluyor değil mi ? Peki hangisinde kendinizi rahat hissediyorsunuz ? Yastığınıza başınızı koyduğunuzda hatırladığınız, gün içerisinde diğer insanları üzmüş olanı mı, yoksa gözlerinizi kapadığınızda içinizi serinleten, gözleriniz kapalı olduğu halde enerjisi ile aydınlık bir ortam yaratmış olan içinizdeki çocuğun kahramanını mı ? Aslına bakarsanız ben hangisi olduğunuzu merak etmiyorum, bilmiyorum da. Tek bildiğim, gün içerisinde benim karşıma çıkmış haliniz ve bu halinizin bana yaşattıkları. Gerçekte ne olduğunuzu önemsemeyeli çok oldu cidden, tahmin edebileceğinizden daha fazla. Belli bir yerden sonra insan yaşadıklarının sebebini aramıyor artık ve sadece yaşıyor. Bu yüzden kendini mutlu hissedebiliyor ve yaşam enerjisiyle dolabiliyor. Herkesin her yaptığını neden yaptığını, hangi ruh haliyle bunu yapmış olabileceğini, neden rol yaptığını, yalandan gülüşünün sebebini, artık gözlerime neden bakmadığını düşünmüyorum uzun süredir. Çünkü bu şeylerin tamamının farkında olacaksın, fakat düşünmeyeceksin güzel yaşamak istiyorsan. Yaşamınızın size verdiği rolü üstlenin yalnızca, o rol için her şeyi yapın. Yeter ki o rol, gerçekten sizin için doğru olan olsun. Zaten siz samimi olduğun sürece doğru rolün ne olduğunu aramanıza gerek kalmayacak. Yastığınıza başınızı koyduğunuzda da, gözlerinizi kapadığınızda da aynı kişi olacaksınız.

Siz samimi olduğunuz sürece, diğer insanlar da size karşı samimi olacaklar emin olun. Yönetmen olmanız, bir diğer yönetmenin tasarladığı alana girme hakkını size vermez. Çünkü sizin setinizin bittiği yerde bir başkasının seti başlıyor ve sizin için önemsiz olan bir aşk filminin durgun havası sırasında, bir diğerinin heyecan dolu senaryosunda kahraman olabilirsiniz. İşte o an, kendi alanınızı terk ettiğiniz için, istemediğiniz şeyler yapabilir ve bunun doğal bir sonucu olarak istemediğiniz sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Siz, benim filmimde, başrolü ve yönetmenliği bana ait olan filmde, karanlığı aydınlatabilecek olan içinizdeki çocuğun kahramanı olabilir misiniz ? Konuk oyuncu olarak girdiğiniz ve kurallarını bilmediğiniz bir filmin seyrini değiştirebileceğinize inanıyor musunuz, gerçekten ?

Ozan

Anlaşılmak

Kimi zaman insanların sizi gerçekten anlamadığını hissedersiniz ya, işte o anlardan birini yaşıyorum bunu yazarken. Kurduğunuz cümlelerin, karşınızdaki insanın zihin süzgecinden geçmesi ile süzgece takılanları herkesin aynı algılaması gibi bir şey aslında yok. Şu adına algılamak dediğimiz sözcük, süzgeçleri farklı olan insanların zihinlerinde uyandırdığı şeyler olduğundan, bu farklı süzgeçlerden haliyle farklı şeyler geçiyor ve aynı cümleyi iki kişi farklı şekilde algılıyor. 

Söylenilmek isteneni siz kendinizce karşınızdaki insana güzel bir şekilde anlatmış olabilirsiniz. Fakat eğer karşıdaki insanın süzgeci ile sizinki farklıysa-ki farklı-, çoğu zaman “yanlış anlaşıldım” diye yakınırsınız. Bu sebeple ağzınızdan çıkacak cümleleri doğru ya da yanlış seçmeniz çok fark etmiyor. Size göre doğru olsa da, ilgili kişi için yanlış bir anlama denk gelebiliyor ve göreceli olmadığını düşündüğünüz cümleler bile saniyeler içerisinde göreceliymiş gibi çıkıveriyor karşınıza. Bir anda, şimdiye kadar doğru kabul ettiğiniz ya da yanlıştır bu söylemeyeyim dediğiniz şeyler eşitleniyor ve insanlara karşılık verip bir şeyler söylemek yerine, söylememeyi daha doğru buluyorsunuz o dakikadan sonra. Biliyorum bazılarınız “içimden ne geliyorsa söylerim ben arkadaş, içime atmam” diyorsunuz ama bu durumu yaşadığınızda aynı cümleyi sarf etmiyorsunuz. Bakın aynı şimdiki gibi geliyorsunuz, buraya yazınızı yazıp rahatlamayı deniyorsunuz. Kızgın olmuyorsunuz, kimseye de tavır yapmıyorsunuz ama yazı yazarak kendinizi rahatlatıyorsunuz.

Sosyal bir mesaj vermek için yazmıyorum yazımı, ya da bir şeylerin farkındayım, siz de anlayın, siz de öğrenin demek değil amacım. Yalnızca kendimi rahatlatmak için yazıyorum her defasında ve bu yazdıklarımı okuyup okumamak da sizin kararınız. Yazdıklarımı anlaşılmaz kılmak için uğraşmıyorum ama “anlamıyorum yazdıklarını” tarzında tepkilerle karşılaşıyorum. Özel bir çabam yok tabi bu konuda, fakat herkes anlasın da istemiyorum. Düşünmek lazım, algılamaya çalışmak lazım. Anlattıklarımı yanlış anlamak için değil, anlatmak istediğim gibi anlamaya çalışmanız, bunu yaparken de empati yapmanız lazım. Bir sonraki yazıma kadar kendinize iyi bakın derdim de, beni yanlış anlarsınız diye korkuyorum. Fakat yine de seviyorum sizi.

-Oha, seviyorum dedi. Kinaye mi yaptı ?

OzaN

Kısa Öz*30

Yalanlarının arkasına saklanmaktan bahsediyorsan ve hatta saklanabiliyorsan, büyük yalanlar söylemişsindir.

OzaN

Umut etmek

Karanlıkta kaldığını hissettiğin anda bir ışık için gökyüzüne bakmaktır, hastaların şifa bulacağını düşünmesi, bir kedinin yemek bulma niyetiyle çöp tenekesine girmesidir. Hatta arama motoruna yazdığın şey ile ilgili bir sonuç bulunamayınca sayfayı yenilemektir umut etmek. Çoğu zaman masum duygularla yapılan bir şey, bir his, bir duygulanma biçimidir. Bu duygulanma biçimini besleyecek şeyler de çok uzakta değildir. Yaşadıklarımızın bizlere gösterdiği sonuçlar, gelecekten bir ışık, kötülükleri ve karanlıkları aydınlatabilecek küçük bir ışık kaynağı… Küçük kızının saçlarını tararken annesinin beslediği temiz duyguların ruhu beslediği gibi besler umut etmek de insan ruhunu. Bu yüzden umut etmek nefes almak kadar değerli ve gereklidir işte !

Umudunu kaybetmiş bir insanın gökyüzüne bakmaya ihtiyacı yoktur. Çünkü bir şeylere inanmaktır umut etmek. Müziğin doğasına kendini bırakmış bir piyanistin kendinden geçmiş ruh halidir umut etmek. Yağmurda ıslanacağını bile bile şemsiyesini almayan insandaki yağmurun dinmesi isteğidir, yanından hızla geçen ambulansın içindeki insanın iyi olması için “geçmiş olsun” diye içinden geçirmektir umut etmek. Bir ressamın hayallerine fırçayı ilk dokunduruşudur, oluşturacağı eserin bitmiş halini gözlerini kapadığında görmesidir, bir yazarın anlaşılma kaygısının soyutlaştırılmış iç dünyasına bıraktığı izdir umut etmek. 

Yaşamaya çalışmaktır umut etmek,

Yaşama isteğidir,

Yaşamı iyi anlamaktır,

Yarını görebilmek, 

Yaşamayı sevmek,

Kısacası yaşamaktır umut etmek.

OzaN

Günün Sözü*35

Herkes yaşarken kendi yolunu kendi çizer. Fakat kimileri çizdiği çizgiler daha kurumadan üstünden geçmeyi dener. Yanlış olan budur.

OzaN

Günün Sözü*34

Sessizlik de bir konuşma şeklidir. Her bir harfi oluşturmak belli bir zaman gerektirir. Kimi zaman cümle o kadar uzundur ki, yıllarca bir cümlenin oluşmasını beklersin.

OzaN

Yanlış

O kadar yalnış şey çıkıyor ki karşımıza, doğruları nerede arayacağımızı bulamıyoruz zaman geçtikçe. Az önce yazdığım “yanlış” sözcüğünü de buna dahil edebiliriz. Kimileriniz bunu direkt fark ettiniz ve “hahahah bak salağa” bile dediniz, biliyorum. Kimileriniz ise fark etmeden devam ettiniz, ta ki diğer cümleye kadar. O cümlede yapılmış bir yazım hatasını fark etmiş ya da etmemiş olmanız aslına bakılırsa hiç de sorun oluşturmuyor. Çünkü burada herhangi bir sınav ortamında değiliz, ya da çok yüksek konsantrasyon ile takip etmenizi gerektirecek bir tavır takınmanız gerekmiyor.

Benim yanlışlarla ilgili fark ettiğim ve doğru olduğuna inandığım şeyler var. Doğruların her zaman yanlışların içinde olduğu ile başladım onlara inanmaya. Daha sonra ise yanlışların neden yanlış olduğunu anlatacak bir zihin ile benimsedim şimdiye kadar duyduklarımı. Sonra ilk yanlışımı yaptım, doğrusunu öğrendim. Ardından doğruları yapmaya başladım, yanlışları değerlendirdim bu sayede yapmadıklarıma bakarak. Onların neden olabileceği şeyleri düşünüp, “bir daha aynı durumla karşılaşsam, yine doğrusunu yaparım” dedim zaman içerisinde.

Her şey gibi yanlışlar ve doğrular da aynı eksende mesken edinmiş ve aynı çizgiyi çevreleyen bir pamuk şeker şeklinde karşımıza çıkıyor. Ne taraftan baktığımızın da önemi var, nasıl gördüğümüzün de. Yorgun bir kafayla yanlış görmek çok zordur mesela. Rahatlamak isterken dikkat ettiğimiz şey, uğraşımızın bize verdiği huzurdur. İçerisindeki yanlışları önemsemeyiz çoğu zaman. Yazımın başında yer alan yazım yanlışını da bazılarınızın fark edemeyişinden bunu iyi bir şekilde anlayabiliyoruz. Motivasyonu yüksek tuttuğumuz sürece yaptığımız işlerde doğruya ulaşma olasılığımızı güçlendiririz. Kimi zaman motivasyonumuz yüksektir, fakat yaptığımız eyleme karşı değil, aklımızda yer eden ve sayıları içinde bulunduğumuz dönemle yakından ilişkili olan diğer düşüncelerimize karşıdır. O eylemleri gerçekleştirmek istediğimiz andan itibaren doğru yolu çizeriz ve o yolda ilerlemeye başlarız, yanlış yollara sapmamıza engel olur çünkü adına motivasyon dediğimiz, sınırlarını çizemediğimiz ‘içimizdeki güç’.

İçimizdeki gücü kullanabildiğimiz ölçüde doğrulara giden yolların taşlarını ‘doğru’ döşeyebiliriz ve yanlış yolları oluşturmamış oluruz. Çünkü yanlış dizdiğimiz taşlarla doğru bir yol asla oluşturamayız. Yanlışlar doğruları her zaman götürür, doğrular ise olası yanlışların neler olduğunu bize gösterir. Hep ‘doğru’ olduğuna inandığınız yollarda kalmanız dileklerimle.

OzaN

İyisi mi

Yaşadığımız dünyaya öyle bir düzen hakim ki, sürekli ‘iyi’ olmuş insanlara sonradan ‘iyi’ olanları tercih ediyoruz. Toplum içerisinde konuşulan, saygı gören insanlara bir bakın. Elbette iyi diye nitelendirdiğimiz, geçmişten bu yana öyle tanıdığımız insanlardan da bahsediliyor. Fakat ağırlıklı olarak, geçmişte yapılan kötü şeylerin ardından düzelen ve iyi olmaya eğilimli insanları konuşuyoruz ve onları daha saygın bir yerdeymiş gibi değerlendiriyoruz.

Fark etmediğimiz, ya da belki önemsiz görüp düşünmediğimiz şeylerden biri de ‘hata yapmak’ şüphesiz. Çoğu insan için hata yapmak ya da yapmamak çok önemli değil. Bu yüzdendir ki zaten geçmişinde birçok hata yapmış insanlarla hiç hata yapmamışlar bir arada ve aynı şartlarda değerlendirilirler. Ne hoş adalet değil mi ? Biri sizin canınızı yakacak, duymak istemeyeceğiniz şeyler söyleyecek ve ardından size çok iyi davranmaya başlayacak, hep iyi kalacak, bir diğeri ise sizi hiç üzmeyecek, beklentilerinizi karşılayacak düzeyde arkadaşlığını, dostluğunu esirgemeyecek sizden, sizi tanıdığı ilk dakikadan itibaren iyi olacak ve yine iyi kalacak. Yani aynı sıfatla nitelendirilecek diğeriyle. Bunun sebebi de aslında çok açık ve hep yaptığımız bir eylemle ilişkili : unutmak.

Biz, geçmişimizi bir balık gibi kısa sürede unuttuğumuz sürece, bizden faydalanmak isteyen ‘iyi’ insanlar olacaktır çevremizde. Yaptıklarının pişmanlığını biraz olsun içinde barındırmayan ve bu durumu yüzünden okunan insanlara bizler pirim vermeye devam ettikçe, onları ‘iyi’ diye niteledikçe, şimdiye kadar hep iyiliğini gördüğümüz insanlarla bir tuttukça, onlar kendi sözlüklerinin iyisini oynayacak, bizim gözümüzde iyi olacak.

“Hata yapmamış olmak mı daha yücedir yoksa biraz hata yapıp doğru yolu bulmak mı?” sorusu aklıma geliyor böyle düşününce. Aslında sanırım cevabı da sorunun içinde. Kimileri doğru yolu bulup iyi olmak için çaba sarf ederken, kimileri doğru yolun kenarlarını ağaçlandırmaya, onu daha da güzelleştirmeye başlamış bile. Ne zaman biz gerçek iyileri diğeriyle aynı arabaya bindirip doğru yol üzerinde birlikte gezdiririz, işte o zaman ikisini aynı kabul edip, bir diğerinin yaptığı hataları ve bize yaşattıklarını unutmuş oluruz. Unutmak da güzel şeydir yeri geldiğinde ama özellikle bu konuda olduğu gibi iki insan yan yana gelecek ve bir kıyas söz konusu olacaksa, unutulanları eski tozlu raflarından getirip masaya koymak gerek. Bu sayede daha mantıklı kararlar verebilecek ve karşımızdaki insanı kırmamak uğruna daha dikkatli davranabileceğiz. 

OzaN

Bakış Açısı

İnsanlara ve dünyaya aynı şekilde yaklaşmadığımızı gördükçe farklı birer insan olduğumuzu anlıyorum tümüyle. Bu sayede benim de bakış açım bir öncekine göre değişime uğruyor, daha da farklılaşıyorum zamanla kısacası. Farklılaştıkça eskileri sorgulamaya, eski davranışları değerlendirmeye geliyor sıra. Böylece doğruya ulaşma yolunda sarf ettiğim çaba yerini buluyor ve farklılıktan, çok seslilikten, kalabalıktan da bir şeyler kazanıyorum ve çizdiğim yol üzerinde yürümeye devam ediyorum birikimlerimle.

Genişlemiş bir bakış açısı ile görebileceğiniz şeylerin derinliği de değişiyor. Yalnızca yeni şeyleri fark etmiyorsunuz bakış açınızı genişlettiğinizde, beraberinde derinlik kavramı da katıyorsunuz yüzeysel bir şekilde baktığınız bir şeye. Bu da değerlendirmelerinizi yaparken sizi bir adım önde kılıyor eski halinize göre. Çevrenizdeki diğer insanların olaylara yaklaşımları, dünyaya bakış açıları ile  beslenmiş bir zihin süzgeci oluşturuyorsunuz zamanla ve yaşam kalitenizi artırıyorsunuz farkında olmadan. Bunu  uzaktaki biri edasıyla yazmıyorum, aksine bu olayın tam içerisinde biri olarak döküyorum kağıda gerçekten.

Kimi zaman bizi mutlu etmeyecek sonuçlar doğurabiliyor farklı bakış açıları kazanmak. Mesela daha önce farkına varmadığımız, hatta aklımızın ucundan geçiremeyeceğimiz şeyleri artık “yaşıyoruz” bilincinde olduğumuz saniyeden itibaren. Fakat bu bizim için olumsuz bir şey değil, hatta bize hayatın öbür yüzünü de arada gösterdiği için iyi ve olumlu dakikalarımızın kıymetini daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Eğer bu boyutundan bakmayı öğrenebilirsek hayata, her şey daha farklı oluyor zaman geçtikçe. Aranızda şu an burayı okuyan fakat daha önce bu boyuttan değerlendirme yapmamış olanlar varsa şu dakika itibariyle bahsettiğim bakış açısını edindi ve gerektiğinde kullanabilecek potansiyeli var. Yani ben üzerime düşeni yaptım ve amacıma ulaştım, bakış açımı tanıttım.

Başlangıç noktası ve hedefi belli bir yol üzerinde alternatif seçimlere öncülük edebilecek bir davranışta bulunduğum için bu davranışın insanlar üzerinde bırakacağı etkiyi de düşündüm devamında. Bu sayede insanların yorumlarını ve değerlendirmelerini düşünürken onların bakış açılarına da sahip olacağım geldi aklıma ve bir heyecan kapladı bile içimi ! İşte bu yaklaşım da benim bakış açımın bir sonucu ve bu sayede mutlu olabiliyorum ben. Ayrıca şunu da söyleme gereği duyuyorum, göremeyeceğimiz, hissedemeyeceğimiz, farkına varamayacağımız bakış açıları, düşünce tarzları, değerlendirme şekilleri her gün karşımıza çıkıyor mutlaka. Fakat bir bakış açısını dahi fark edebileceğimiz “bakış açısı” edinebiliyoruz zamanla. Bir oyuna benzetebiliriz bu yönden aslında ; bazı şeyler var yapmamız gereken ve onları yapmadan bir sonraki seviyenin yeteneklerini kullanamıyoruz. Böyle düşünelim ve farklı bakış açıları edinebilmek için, farklı bakmayı mutlaka öğrenelim.

Bence mutluluğun sırrı burada !

OzaN

Uykusuz

İyi ya da kötü bir şekilde geçip gidiyor günler. Geceye uzatmaları oynattığımız da  oluyor, elektrikleri erken kesip tüm şehri erkenden uyuttuğumuz da.  Ne şekilde olursa olsun sonunda uykuya kavuşuyoruz. Belki her seferinde istediğimiz rüyaları göremiyoruz, hatta hiçbirini görmediğimiz de oluyor, iyi ya da kötü, fakat yeteri kadar uyuduğumuzda ertesi günü mutlu geçirebiliyoruz.

Hep merak etmişimdir, gününü kendine ve çevresindekilere zehir eden insanların uykusuz olup olmadığını. Fakat sorduğumda benim de günümü zehir edeceklerini düşündüğümden yanıtsız kalmasını tercih ettim. Biyolojik olarak uykusuzluğun nelere sebep olduğunu anlatmaya gerek yok ; hepimiz biliyoruz nasılsa. Fakat ruhsal olarak belki de farkında olmadığımız birçok şey var ve hepimizde farklılık gösteriyor. Kimilerimiz uykusuz kaldığında daha uyumlu oluyor, gün içerisinde her bulduğu koltukta uyuduğu için hiçbir şeye muhalefet olmuyor, mutlu mutlu geçiniyoruz. Kimilerimiz de uykusuzluğunun acısını çevresindekilerden çıkarıyor ve onların da uykusuz kalmasına neden oluyor. İşte bu durum gerçekleştiği anda uykusuzluk ortak bir sorun haline geliyor ve arkadaş çevremizde herkesi etkilemesi olağanlaşıyor. 

İyisi mi bu tarz bir şeylere sebebiyet vermemek için uykusuz kalmayalım. Sonuçta söylediklerimiz ya da yaptıklarımızdan başka insanlar da etkilenebiliyor. Aslında daha çok şey yazacaktım bu konuda ama kusura bakmayın, kısa kesmek zorundayım. Biraz uykusuzum da.

OzaN

Görünüş

Birçoğumuzun sıklıkla “ben çok önemsemiyorum” dediği şeydir bu. Elbette bahsettiğim ‘görünüş’ herhangi birimizi şekilsel anlamda betimlemek değil. Bir başkası üzerinde bıraktığımız ilk izlenim, ilk algı diyebiliriz birazdan görüş bildireceğim ve başlıkta adı geçen konuya.

Yaşadığımız sosyal çevre içerisinde kimi zaman bir bakışla, kimi zaman birkaç sözcükle, kimi zaman saatlerce sürebilecek cümleler dizisiyle bir diğer insana hislerimizi çok rahat anlatabiliriz. Bu hisler özel olmak zorunda değil elbette, bir arkadaşımızın yaptığı sıradan bir şey de anlatacağımız hislerimizin konusu olabilir. İşte o hisleri anlattığımız anda, o insanın bize görünüşünü de özetlemiş sayılırız.

Kimilerimizin çok dert ettiği bir durum farkındayım. Ya da şöyle düzeltelim : hepimizin dikkat ettiği, fakat kimilerimizin daha az dile getirdiği bir şey bu. İnsan olmanın gereklerinden biri olduğunu düşünüyorum ayrıca bu konunun ve “Ben iyi izlenim bırakıp, iyi anılmak istemiyorum” diyen birinin çıkacağını da sanmıyorum, yok değil mi öyle biri ? Hah tamam, ben de öyle düşünmüştüm.

Sizin karşınıza ne sıklıkla çıkıyorlar bilmiyorum ama bir grup insan var ki bu insanlar yalnızca görünüşe önem veriyorlar. Şöyle ki, önem verdikleri konu olan görünüş dahilinde bile olduklarından farklı görünmeye bayılıyorlar. Çünkü bu tarz davranışların onları diğer insanlardan ayrı tutacağını sanıyorlar. Fakat ne kadar aşağılık bir durum olduğunun farkına varamıyorlar bir türlü. Bazen “bilmiyorum” demeyi de bilmeli insan değil mi ? Ya da bir konuda çok iyi olduğunu diğer insanlardan önce kendisi söylüyorsa biri, şüphe edin yaptığı her şeyden derim. Genellikle bu tarz insanlar daha boş oluyor ve atasözümüzün anlamını tam olarak karşılayabilmek için deyim yerindeyse boş fıçılarını çok tıngırdatıyorlar. Bu sayede kendilerince ‘iyi izlenim’ bıraktıklarını zannediyorlar, yani bize hoş görünüyorlar. Vay be diyoruz, hatta yaptığı-yaptığını söylediği- şeylere özeniyoruz falan. Onlar da bizi etkilediklerini düşünüyorlar haliyle ve mutlu oluyorlar. Fakat eninde sonunda bazı şeyler açığa çıkıyor ve gözümüzdeki değeri birden düşüveriyor o insanların. Gelin bu insanlardan olmayın ve olduğunuz gibi kendinizi kabul ettirmeye çalışın.

Başlangıçta söylediğim “Ben çok önemsemiyorum” cümlesi benim için geçerli sayılabilir. Şöyle açıklayayım : insanlarla konuşurken, onlara bir şeyler anlatırken samimi olmaya çalışıyorum ve içimden geldiği gibi davranıyorum. Kurguladığım bir kişiyi oynamıyor ya da onlara başkasının sözlerini seslendirmiyorum. Suflörü yok benim hayatımın ve insanların oynadığı bir oyunun parçası olacaksam, kendi rolümde oynamayı tercih ederim her zaman. İnsanların algı havuzuna hissettiklerimi doğru bir şekilde anlatabildiğim şartta gerçekten insan olduğuma inanıyorum ve yanımda bulunmayı isteyecek insanların, beni olduğum gibi kabul etmesini istiyorum. Görünüşü ile zihinde uyandırdığı görüntüsü aynı olan bir insan olmaya çalışıyorum, hepsi bu.

Not : Her zaman resimdeki gibi “görünmüyorum”

OzaN

Silgi

Günün birinde, eninde sonunda hepimiz yanlış şeyler yapıyoruz. Yaptığımız yanlış şeyleri kimi zaman savunuyoruz, kimi zaman kabul ediyoruz. Eğer özür dileyip halledebileceğimiz bir şey ise özür diliyoruz, yok eğer öyle bir şey değilse içimizdeki diğer pişmanlıkların bulunduğu yere “Aramıza hoş geldin” sesleriyle girişini izliyoruz. Git gide sanallaşan dünya düzeni kapsamında düşünürsek, mesela benim şu an yazdığım denemeyi ele alalım, yapacağım herhangi bir yanlışlığı düzeltme imkanım var. Emin olun şuraya gelene kadar birçok imla hatası, birçok yazım hatası yapmışımdır ve bunlar, tek tek düzeltilmiş bir halde karşınıza çıkmıştır. Fakat kimi zaman burada bize sağlanmış olan esnekliği gerçek hayatta da arıyoruz ve haliyle bulamıyoruz. 

Geçmişe yönelik düzenlemelerin dahi yapılabileceği çeşitli sanal ortamlarda geçirilen fazla vakit sonucu, bazen ağzımızdan çıkan bir sözcüğü geldiği yere göndermek, bazense yaptığımız bir davranışın doğurduğu olumsuz sonuçları görmemek için zamanı geri sarmak istiyoruz. Kimi zaman kendimizi o kadar kaptırıyoruz ki, kimse görmeden her şeyi geri alabileceğimiz hissine kapılıyoruz. Fakat bu hissin boş bir umuttan öteye gitmediğini görmemiz çok uzun sürmüyor. Sonbaharı saniyeler sürmüş yeryüzü gibi oluyoruz, yapraklarımız dökülüyor, güneş tepemizden gidiyor ve bizi ayıltmak istercesine yağan yağmura bırakıyor yerini… Kendimize geldiğimizde bilincimizde yer etmiş son saniyeleri hatırlıyoruz ve eylemin ya da sözün doğurduğu etki boyutunda bir pişmanlık yaşayarak kaldığımız yerden devam ediyoruz hayata. Bu söylediğim şeyleri yaşamamız yaklaşık iki saniyemizi alıyor ve belki de günlerce etkisini devam ettirebilecek şeylerin meydana gelmesine neden oluyor.

Sanal ortamda değiştirebildiğimiz şeylerin varlığı yadsınamaz elbette ama gerçek hayatta değiştirebildiğimiz şeyler de kesinlikle var. Kırdığımız bir bardaktan geriye kalanları dikkatli bir şekilde toplarsak ve çöpe atarsak -manevi bir değeri olmadığı takdirde- içimizde pişmanlık hissetmeyiz. Çünkü kötü bir sonuç doğurmamıştır, yaralamamıştır bizi mesela, bu yüzden rahattır içimiz. Odamızın görünümünü değiştirmek için dolabımız ile masamızın yerini değiştirebiliriz değil mi ? Hoşumuza gitmediğinde eski yerlerine dönmelerini sağlayabiliriz. Fakat bir söz söylediğimizi düşünün, bir kimsenin bilmemesi gereken bir şeyi öğrenmesine neden olduğumuz bir söz. Dil yeteneğimiz ne düzeyde olursa olsun, bazı durumlarda yapmamız gereken tek şey, bu sözü söylememiş olmaktır. Sonradan çevirmeye çalışmak gerçekten işe yaramıyor. Er ya da geç karşımızdaki bu durumu anlıyor ve biz de pişmanlık hissi barındırıyoruz içimizde. Yapmamız gereken şey ise biraz daha dikkatli olmak bu noktada. Günlük yaşamda nefes almak ve hareket etmek dışında sanırım üçüncü sıklıkta yaptığımız “konuşmak” eylemine dikkat etmeliyiz. Özellikle konuşurken ağzımızdan çıkacak yanlış bir söz öbeği, kötü şeylere yol açabilir.

Sonuç olarak, yazmayı öğrendiğimiz ve bilincimizi tam anlamıyla kontrol edebildiğimiz çağdan itibaren hayatımızı, söylediklerimizi, davranışlarımızı bir kağıda yazdığımızı düşünün. Üstelik kurşun kalemle yazıyoruz ve yanlış yaptığımızı düşündüğümüz anda silgiye de sahibiz ve kullanma özgürlüğümüz var. Bunun rahatlığıyla hata yapıyoruz, kalemi bir kenara bırakıp silgiyi alıyoruz elimize. Kalemi bıraktığımız anda yaptığımız veya yapacağımız şeyleri bizim yerimize kim yazacak oraya ? Hayatımızı kaleme alıyoruz ve bir bölümünü pas geçiyoruz öyle mi ? Atladığımız o kısım da bizim hayatımız ve biz görevimizi yeterince yerine getiremiyoruz demek ki…  

Bir de diğer taraftan bakalım olaya. Kurşun kalemle yazdığımız bir şeyi en kaliteli silgi ile de silsek biraz izi kalacak. Aynı zamanda geriye dönüş yapamadığımız için o bölge artık boş kalacak. Ayrıca pardon ama, sildiğimiz bir metinden geriye kalan silgi tozlarını kim temizleyecek ? “Ben temizlerim” diyorsanız hemen diğer sorumu ekliyorum : “Siz sebep olduğunuz bir yanlışı temizlemeye çalışırken, hayatınızı belirleyen kalem kimin elinde olacak ?”

OzaN

Kısa-Öz*29

Çok paran varsa; bir yere gittiğinde paranı konuşturursun, saygı duyarım. Fakat günlük yaşantında paran seni konuşturuyorsa, orada bir sorun vardır. Sen mi paraya sahipsin, para mı sana sahip ? Önce buna karar vermelisin.

OzaN

Kısa Öz*28

Çevremdekiler beni anlamıyor demek her zaman için doğru olan bir kullanım değildir. Çoğu zaman biz onları anlamayız. Çünkü bizim konuştuğumuz dil onların duymaya alışık olduğu, onların kullandığı dil ise, kendilerinin konuşmaya alışık oldukları dildir.

OzaN

Yenilik

Her insanın değişikliğe, yeniliğe ihtiyacı olduğu gibi şüphesiz benim de bu saydığım şeylere ihtiyacım var. Fakat çevremdeki insanların beni her konuda yeterince anlamadığını düşünüyorum. Ya kendimi tanıtamadım tam anlamıyla onlara, ya da onlar beni hayal ettikleri gibi biliyorlar ve o doğrultuda yönlendirmeye çalışıyorlar. Biliyorum hiçbirinin içinde kötü bir niyet yok, hiçbiri kötülüğümü istemiyor ama ister istemez bazı konularda beni üzebiliyor yaptıkları. Bu doğal bir şey aslında sanırım. Yaşantımızı devam ettirirken illa ki birilerinin alanında buluyoruz kendimizi ve sözlerimizi. Paylaşmak da bu sayede olmuyor mu zaten ? Her paylaşımın olumlu etki uyandırması da mümkün olmadığına göre, biraz daha normal karşılamalıyım bu tarz şeyleri farkındayım. 

Hem yenilik demişken yalnızca bende olmuyor ki bu şey. Her yenilik, bir değişikliği de getiriyor beraberinde çoğunlukla. Hepimizin hayatının zaman içerisinde değiştiğini de düşünürsek çevremizdeki insanların bizler için ne kadar önemli olduğu konusunda çok düşünmemiz gerekmez. Onlar değiştikçe biz de değişiriz, onlar yenilendikçe biz de yenileniriz. Fakat değiştirmediğimiz ya da yenisini aramadığımız bazı şeylerin varlığı da şüphe gerektirmez. Tabi çevremizdeki insanların da bu şeylerin varlığından haberdar olması ön koşuluyla. Benim değiştirmeyi istemediğim bazı şeylerimin olduğunu kabul etmeleri gerekir ve bu konuda saygı görmek de isterim. Çünkü ben saygılıyımdır insanların yaptıklarına, söylediklerine ve düşüncelerine. Bu yüzden sorun yaşıyoruz zaten. “Sen neden bunu böyle yapıyorsun ?” demem, “Şu düşündüğün yanlış” da aynı şekilde. Ben nasıl düşünüyorsam, diğer insanların da en az benim kadar düşündüğüne inanırım çünkü. Şöyle ki, eğer siz benim yerime de düşünüp, benim düşüncelerime saygı duymuyor, bana güvenmiyorsanız, kusura bakın ya da bakmayın, benim için burada sorun vardır. Her kim olursa olsun hoşuma gitmeyen belli şeylerin varlığından haberdar ise, bu şeyleri yapmaması gerekir çevremde kalmak istiyorsa. Bu tarz eylemlerde bulunulduğu zaman, bu eylemler benim için “yeni” eylemlerdir ve bir değişimin habercisi olurlar daima. 

Benim bir yolum var ve o yol üzerinde mola vererek ilerliyorum. İster mola yerinde tanıştığım ve benimle birlikte yolculuğa devam edecek biri olursunuz, isterseniz de bir sonraki molada unutulacak biri. Zaten yapılan onca yanlış şey arasında ne kadar mantıklı karar verebileceksiniz bilmiyorum ama üzülerek söylüyorum :

“Seçme ve seçilme hakkına sahipsiniz.”

OzaN

Çocuk Olmak

Hani yaşamımızın en güzel zamanları deriz, daha sonra hep “Tekrar çocukluğumu yaşamak mümkün olsa keşke” diye hayıflanırız ya bir diğer arkadaşımıza, sanırım bilmiyoruz çocukluğun zihin sınırlarında seyrettiğini. Yaşadığımız evren kafatasımızdan ötede bulunmuyor ve rüyalarımız bile hayal ettiğimiz ya da etmediğimiz, düşündüğümüz ya da uzak durduğumuz bir yerde geçiyor, zihnimizde.

Bedensel olarak doğamız gereği büyüyoruz, sakalımız çıkıyor, vücut yapımız “olgun” insanların vücut yapılarına dönüşüyor yavaş yavaş ve bu süreç içerisinde dış görünüşümüz ne kadar değişse de, içimizde değişmeyen bir şeylerin olduğu gerçeğini yadsımamız mümkün olmuyor. Meyveleri olgunlaştı deyip de kontrol etmeden toplamaya benzer yoksa yaptıklarımız. Dış görünüşüne bakarsak tüm karpuzlar gayet olgun ve güzel de lezzeti var. Fakat eve gelip dilimlediğimizde porselen tabak renginde görmemiz kadar da normal bir şey yok. İnsanlar da bu şekildedir işte bence. Dışarıdan bakıldığında ne kadar büyümüş görünürse görünsün, hep bir küçük yanı, hep çocuk kalan bir yanı kalacaktır ölene kadar. Şu da var tabi ki, hepimizin içinde var olması, hepimizin kullandığı anlamını taşımıyor. Kimilerimiz daha sık kullanıyoruz bu çocuk ruhunu, kimilerimiz kullanmayı yanlış buluyoruz, fakat neticede içimizdeki çocuğu hiç öldürmüyoruz, öldüremiyoruz.

Geçenlerde İzmir’de bir oyuncakçıda 60 yaşlarında bir adamla karşılaştım ve çok hoşuma giden bir cümle kurdu ben oyuncak arabalara bakarken. “Çocuk olmak böyle bir şey, dış görünüşte değildir evlat, kalptedir çocuk olmak” dedi eliyle kalbini göstererek. Ardından reyonlara göz gezdirmeye devam etti bir şey söylemeden ve o giderken arkasından bakmaya devam ettim. Eline oyuncaklardan birini aldığında gülümsedi, sonra diğerini aldı ve tekrar gülümsedi. Yapmacık bir tavrı yoktu, tamamen duygularını yansıtıyordu, çok belliydi. “İşte, çocuk olmanın yaşla bir ilgisi yok” dedim içimden. Bedenlerin yaşlandığı doğru, yüzümüzün her milimetresinde oluşabilecek kırışıklıklara da söyleyeceğim bir şey yok. Fakat ilk gün aldığımız ilk nefesin ardından hiç kırışmayacak bir bedene, hiç ağlamayacak bir bebeğe, umut ettiğimiz, kaybetmenin tanımının yapılmadığı bir evrene yolculuğa başlıyoruz. Yolculuk boyunca kötü şeyler yaşıyoruz elbette rüyalarımızda. Rüyalarımızda büyümüşüz, kocaman olmuşuz, kimilerimizin sakalları çıkmış, kimilerimiz makyaj yapmaya başlamışız ve yaşayıp gidiyoruz. Önce öğrenci oluyoruz, sonra bir mesleğimiz oluyor, her gün çalışıyoruz, her gün yaşıyoruz doyasıya ve kimi zaman sorunlarla karşılaşıyoruz. Bunların tamamı rüyalarımızda gerçekleşiyor ve biz, etrafımızı bir kalp ile çevirmiş, rüyalarımızda yaşantısını paylaştığımız insanın sol yanında bir yerde dinleniyoruz. Her saniye uyumuyoruz tabi ki, ne zaman ki bir çocuk kadar özgür davranıyor yaşantısını paylaştığımız insan, ne kadar yaşlı görünse de oyunlar oynatabiliyoruz ona, işte biz de o süreçte uyanık kalıyoruz. Kimilerimiz uykuyu çok seviyoruz, kimilerimiz ise çok sık uyanıyoruz. Fakat kim ne derse desin, biz uyanık olduğumuz sürece kendimizi de, rüyalarımızda yaşantısını paylaştığımız insanı da güldürüyoruz ve onun içindeki “kendimizi” öldürmüyoruz, öldüremiyoruz. Tıpkı o amcanın gülümsediği gibi, elimize bir oyuncak almış gibi, her nefes alışımızda, aynı heyecanla biz de “gülümsüyoruz”. Çünkü biz içimizdeki çocuğu yaşatmaya çalışmıyor, içimizdeki çocuğu yaşıyoruz..

OzaN

Hasta mısın ?

Bana hastayım deme, iyileşiyorum de. Çünkü bu benim için de, senin için de en kolayı ve en güzeli olacak her zaman. Bedensel, ruhsal bir probleminin olduğunu düşünüyorsun. Evet gittiğin hastanedeki doktorlar öyle söyledi, sen artık “hastasın”. Hep bu şekilde mi kalacaksın peki ? Hep bu şekilde kalacağını düşünüyorsan sen sıradan bir hasta değilsin. Sen, “hastalık hastası” olmaya başlamışsın bile. Çok kötüdür bu ; ilacı da çok zor bulunur. Fakat sanırım doğru yerde olma gibi bir şansın var. Çünkü şu an söyleyeceklerim tam olarak sen ve senin gibiler için olacak. Bir zamanlar benim de böyle bir sorunum olmuştu, neredeyse “hastalık hastası” olacaktım. Bu süreçte bana kim yardımcı oldu peki ? Hımm sanırım 3 kişi : ben, ben ve yine ben. Bunu başarabildiğim için mutluyum, bir daha da hastanenin o bölümünden geçmeyi düşünmüyorum. Düşünsene : “Hastalık hastalıkları uzmanı bilmem kim” . Emin ol o da sana benim kadar yardımcı olacak, olmayı deneyecek.

Öncelikle, kendine sürekli “hastayım” diyeceksen ve bu hoşuna gidiyorsa lütfen seni daha güzel bir yere yönlendirecek olan “Alt+F4″ tuş dizinini kullan. Yok eğer kalacağım ve bir görüş öğrenmek istiyorum diyorsan beni iyi dinlemelisin.

Hasta olmak çoğu zaman elimizde değildir. Bu yüzden bize huzursuzluk getirir beraberinde. Grip olduğumuzda “Bugün kırgınım biraz” diyorsak eğer -ki çoğumuz deriz- vücudumuzun hastalık sebeplerine karşı “Nereden geldi bu yahu” dediğini, bilmeliyiz. Fakat bu sözü söyleyen bölgenin yönetimi bizim ellerimizde. Kim neyi nasıl düşünürse, kim neyin nasıl olduğunu iddia ederse etsin “Ben beynimi kontrol edemiyorum” şeklinde bir cümle kuruyorsa benim için önemi yoktur o kişinin. Şunu unutmamak gerekiyor : Bedenimizin her alanı TAMAMEN bizim kontrolümüz altında. Biz neyi istersek o oluyor aslında. Sadece dikkat etmiyoruz çoğu zaman buna.

Hadi biraz düşünelim, şimdiye kadar değiştirmeyi aklımızın ucundan bile geçiremeyeceğimiz şeyler zamanla değişti. Fakat kaç yılda ? Bu süreyi kısaltmak da bizim elimizde. Sık sık karşımıza çıkıyor “kanser” olmuş bir sürü kişinin “yüksek moral” sayesinde iyileştiği. Kendimizi güzel hissetmek istediğimiz sürece buna kimse engel olamaz aslında ama diğer insanları gereğinden fazla önemsersek istediklerimizi başaramayabiliriz. Normal şartlarda kendimizi mutlu hissettiğimizde tüm hücrelerimiz o olumlu enerjiye sahip olur, evet yalnızca birkaç saniyelik bir “his” yeterli olur buna. Olumlu enerjiye sahip bir vücut asla olumsuz bir kuvvete yenik düşmez. Olumsuz şeylerin buna gücü yetmez çünkü.

Ben bu yazdıklarımı çok uzakta, hiçbir şey yaşamamış biri olarak yazmıyorum. Tek bildiğim “olumlu düşünce” nin ne kadar önemli olduğu. Kurduğun cümlelere dikkat et her zaman. Hasta değilsin, iyileşiyorsun. Hasta olmuyorsun, sağlığına dikkat etmeye çalışıyorsun. Kafana takmıyorsun hiçbir şeyi, çünkü hiçbir şeyin senden kıymetli olmadığını biliyorsun. Evet ben de biliyorum, en az benim kadar sen de biliyorsun şimdi. Aklından olumsuz cümleleri attığın andan itibaren sen de artık gerçekten “iyileşiyorsun”. Nasıl bir derdin, nasıl bir sorunun olursa olsun, sen artık doğru yoldasın. Hastalıktan kurtulduğun, iyi olduğun günleri düşünüyorsun ve gözünü kapattığında artık siyah görmüyorsun. Artık beyaz bulutlar içerisinde süzülen bir uçak gibisin ve ulaşmak istediğin yer belli. Az ilerde aşağıda gösteriyor kendini. Tamamı beyaz çiçeklerle kaplı bir tarlanın ortasına, beyaz boyalı bir yol. Olumlu insanların yaşadığı bir şehre iniş yapacaksın sonra. Sana güzel şeyler anımsatacak bir yer, asla vazgeçmeyeceğin ve her gözünü kapadığında gideceğin bir yer. İçinde nasıl bir hastalık varsa, senin moralini nasıl bir hastalık bozuyorsa artık o çok uzakta. Sen artık “iyileşme” sürecinde bir insansın. Çünkü kendini biliyor ve tanıyorsun, hem de en iyi şekilde. Kendini nasıl kontrol edebileceğini şu an bilmiyorsun belki fakat bulacaksın. Çözümü bende değil sende o işin. Ben yalnızca fikir vermekle yükümlüyüm burada. 

Gözlerini açmaktan çok, kapamayı öğrenmen gerek bu dönemde. Uzun süreli kapamaya ihtiyacın yok olumlu düşünmek ve seni rahatsız eden her şeyi, herkesi yenmek için. Her göz kırpışında mutlu olduğunu düşün. Nasılsa sen artık siyah görmüyorsun gözlerini kapattığında. Kendini mutlu etmenin yolunu bulmaya çalışıyorsun zamanla ve hasta değilsin sen, iyileşiyorsun..

OzaN

Kalbim

Kıpırtılarını hissedebilmek için kulağımı göğsüme yaklaştırmama gerek kalmıyor çoğu zaman kalbimin. Hissettiğim şeyler, düşündüklerim, hayal ettiklerim, gözlemlerim, konuştuklarım, hatta sesim bile titretmeyi başarıyor onu. Ağzımdan çıkan her sözcük, zihnimden geçen her fikir kalbimin vizesini almak zorunda kalıyor. Bu yüzden duygusal yaklaşmadığım olay çok az. Yalnızca kalbimden geçirmeye değer görmediğim şeyleri beynim ile değerlendiriyorum. “Diğerlerinde düşünmüyorum” anlamı çıkmıyor elbette bu söylediğimden. Daha önce bahsetmiştim, beynim istediği kararı alsın, vize çıkmadığı takdirde bu kararın eyleme dönüşmesi mümkün değil.

Hayatım boyunca kendimde değiştiremediğim nadir şeylerden biridir kalbim. Can çıkmadan huy çıkmaz, yedisinde ne isem yetmişinde o olurum tarzında ifadeler bana göre değil. İnsan olarak yaşamayı biliyorsak, değişebileceğimize inanmak gerek. Tabi olumlu şeyler kalsın mümkünse. Kimin ne dediğinin önemi yok benim için bu konuda, kalbimi kendime göre doğru yolda görüyorsam değişmek gibi bir düşünceyi aklıma sokamaz kimse. O yüzden içim rahat. Değişimi kalbim tabanlı yapmayı seviyorum ve bunun faydalı oluşuna inanıyorum. Bu yüzden beynimden çok kalbimi önemserim. Duygularımı ön planda kullanmayı da severim. Ben böyleyim ve bu şekilde kalacağım. Kusura bakmayın, önerilerinizi dikkate alırım fakat hepsinin zihnimde yer tutmasına izin veremem. Ben versem de kalbim vermez. Öyle kolay mı vize almak ? Eğer duygulardan bahsediyorsanız ayrı, kırmızı pasaportu var onların. Çünkü ulaşmak istedikleri yerde daha fazlası var.

Bana bir şey sormaktan korkmayın. Benimle konuşmaktan da. Emin olun birçok sorunuza, söylediğinize tahmin ettiğinizden farklı cevap vereceğim. Çünkü duygularım var arada, çünkü beni ben yapan her şey duygularımda. Duygularımın evi kalbim, düşünceleri duygulara yollayan zihnim. Hepsi de benim ve ne zaman dokunmayı istesem, zaten kalbimde olur ellerim.

OzaN

Unutulmak için unutmak

Zihnimden koca bir kafile göç etti uzaklara ben uyurken. Hepsi de çok önce gelmişlerdi, onlara iyi davranmıştım bir süre, hep ilgilenmiştim kendileriyle. Şimdilik neden gittiklerini bilmiyorum. Bana göstermek istedikleri bir şeyin olması ihtimalini barındırmak istiyorum aklımda, yapılan eylemin sonucunun beni düşünerek yapıldığını da.

Unuttuğum onca şey bıraktığı izlerini de alıp gitti uyandığımda. Sanırım fikri olmayan bir şeyin cisminin varlığına da gerek yoktu, böyle düşünmüşlerdi giderken. Unuttuğumu sandığım birçok şeyi hatırlamama sebep oldu gidişleri, fakat adlarını hatırlayamadım. Bir boşluk oluştu zihnimde yavaş yavaş ama hangi kiracının çıktığından haberdar olamadım. Çünkü unutmuştum, çünkü artık o şeyleri bana hatırlatacak hiçbir şey yoktu zihnimde. Hem o şeyler de neydi öyle ? Bunu bile bilmiyorum..

Günlük yaşantımızın da büyük bir parçası bu başlıkta yazıldığı gibi “Unutulmak için unutmak” kapsamında. Eğer bir şeyi ya da bir kimseyi unutmak istiyorsak, unutulacağımızı bilmeliyiz. Tersi durumda, unutulmak istiyorsak ; unutmakla başlamalıyız. Çünkü tek taraflı zihnimizden çıkardığımız bir şeyin diğer tarafı aklımızı kurcalayabilir. Bizim hiç aklımıza gelmeyen bir arkadaşımız olsun. Senin ve benim, evet. Arkadaşını sen unutmuşsundur, bir olay olmuştur ve bir daha hatırlamak istemiyorsundur. Fakat o arkadaşın seni henüz unutmamıştır ve arada bir seni aklına getirmektedir. Bu durumda onun atacağı bir mesaj, bırakacağı bir çağrı, herhangi bir yerden yazacağı ufak bir yazı senin onu hatırlamana yeterli olacaktır değil mi ? Bir de beni düşün, adımı duyduğu zaman “O kimdi ya ?” tarzında bir cevap veriyor diye varsayalım. O beni unutmuş doğru mu ? Ben onu zaten hatırlamıyorum, ne yapmış olduk şimdi ? Birbirimizin zihninde en ufak bir yere dahi sahip değiliz artık. O beni aramaz, ben onu aramam. Çünkü numaralarımız yoktur birbirimizde. O beni anlamaz, ben onu anlamam. Çünkü ortak konuşabileceğimiz bir şey yoktur neredeyse. Biz artık farklı insanlarız tamamen ve ne o beni hatırlar, ne de ben onu.

Gerçek anlamda “unuttum” diyebilmek için, unutulmak da mutlaka gereklidir bana göre. Siz istediğiniz kadar unuttum deyin, unuttuğunuzu sandığınız kişi size bir şekilde haber yolladığında hatırladığınızı göreceksiniz. Ya kendinizi unutturacaksınız , ya da kendinizi unutturacaksınız. Ha bir de başka bir şey daha var, hatırlamak istemiyorsanız, unutulmak istiyorsanız ; “Kendinizi unutturacaksınız..”

OzaN