Mart, 2011 için arşivler

Günün Sözü*19

Güneşe bakmaya çalışan çocuk gibiyim bu sıralar… Tam anlamıyla göremeyeceğimi bilmiyorum henüz, gözlerimin içi acıyana kadar, etrafımdaki şeyleri karanlık görene kadar anlayamayacağım da sanırım. Her ne olursa olsun vazgeçmeyeceğim bakmaya çalışmaktan, eğer görmek istediğim aydınlıksa, güzellikse, hoş şeyler ise, çocuk olmaya da razıyım, gözlerimin içini sızlatmaya da. Eğer göreceksem bir gün aydınlığı, eğer içim yine kıpır kıpır olacaksa düşündükçe, durmadan bakmak istiyorum güneşe, gözlerimi sızlatacağını bile bile…

OzaN

Düş

Düşlerim ile beslenen yağmurları hissediyorum şakaklarımda, rüyalarımda gezindiğim o güzel bahçeyi görüyorum sonra. Umutlarımın oluşturduğu gökkuşağı, gökyüzünde ışıldayan güneşin hemen altında kendini belli ediyor yavaş yavaş, içerisinde yedi değil, belki yetmiş renk tonu var ve hepsi de şimdiye kadar yaşantımda yer bulmuş renklerdi sanıyorum ki. Karanlıklardan kaçmış gibi her yanı ışıltılarla dolu bir yol üzerinde yürüyorum ardından… Gideceğim yol sanki belirlenmişti baştan;  bunu hissetsem de yürüyorum. Ne tarafa baksam aynı şeyi görür gibiyim, aynı duyguları hissediyorum her göz kırpışımda. Son söylediğim şarkı neler götürdüyse içimden, duygularımı seslere nasıl döktüyse, yine öyle olması için, mırıldanıyorum ilk aklıma gelen şarkıyı. O şarkı götürüyor beni çok çok uzaklara, eskiden sadece rüyalarımda gördüğüm o bahçe, artık sanki gerçekti, sanki yağmurlar gerçekten yağıyordu durmadan, sanki gökkuşağının altından geçiyordum düşünürken kendimi ve neler hissettiğimi… Etrafımda gördüğüm her ne varsa bir bir kayboluşunu hissediyorum devamında. Her düşündüğümü her zaman her şekliyle anlatabiliyorum ve sıralayabiliyorum ardı ardına. Hayal defterimi ne zaman açacağımı kararlaştıramasam da, bir sonraki hayal edişimi beklemek için yola çıkmışlar hislerim çok uzaklara…

OzaN

Reklam Duyurusu

Eğer sitemizde reklamlarınızın yayınlanmasını istiyorsanız , ayrıntıların konuşulması için

ozan@pattadanak.com  mail adresinden bana ulaşabilirsiniz.

OzaN

Gözlerimden Süzülen

Gülümsemeyi bu kadar seven insanlar neden ağlar gece olunca ? Çok mu hayal kurarlar ki , çok mu keşke derler yoksa ? Bizim bilmediğimiz neyi görür de üzülürler böyle ? Herkesle birlikte gülmeye bayılan bu insanlar, yalnızken neden hüzünlenir ansızın ? Etrafındaki insanlar mıdır tüm neşesinin açıklaması, ya da yaşama isteği yanındakilerle mi daha anlamlı ? Elbette hayır. Yalnızken düşünmeye, düşündükçe de anlamaya başlarlar kötü olan onca şeyi. Kumsaldaki kum tanelerini saymaya benzer anlamaya çalışmak olan bitenleri. Çünkü onların dışında gelişen o kadar çok şey var ki…

Ne zaman ki duygular dudaklara dökülür yavaşça, o zaman yollar çizilir artık akılda ve hazırlıklara başlanır çıkabilmek için yola.. Söylemek isteyip de söyleyememeyi anlayamaz kesinlikle kimse eğer yaşamadıysa. Her şey yolunda görünürken bile, o kadar sorun vardır ki kalplerin derinliklerinde… Üstünü kapatmaya yetecek örtü kalmayana dek ; eminim onlar tutacak içinde ve belki daha derinlerde… Hatırlatmaktan fazlasını yapamaz gözyaşları böyle durumlarda, ki zaten çoktan düşünülmüştü kaderleri uzaktan gelip usulca çarparken yanak kıyılarına…

Bir gün dökülüverecekti özgürce, şelaleyi andırırcasına ; bir o kadar da soğuk… Gözlerimden süzülen her damla yaş hissettirebilecekti kendini yere çarptığında ve o gün dünya duracaktı belki duyabilmek için çığlıklarını o küçük kalplerin. Eğer haykırışlara dönüşebilecekse o çığlıklar, konuyu söylemese de, geçip gidecek üzerinden gülümsemelerin, kimseninkine benzemese de, çok sık dolacak artık gözlerin…

OzaN

Kısa-Öz*11

Yaşanılanların ne kadar da çabuk geçtiği söylenilir daha sonradan düşünüldüğünde. Aslında yaşarken uzun gelmiyor bize, ya da daha sonrasında kısa. Zihnimizce belirlenmiş bir yanılgıdan öteye gidemeyen bu his, yakın zamanda hatırladığımız daha fazla olayın oluşundan, geçmişteki olaylardan yalnızca üzerimizde izler bırakan ya da bir şekilde önemsediğimiz, ya da zihnimizin önemsediklerinin kalması şeklinde kendini gösteriyor. Hep söyleriz ya, “Zaman ne de çabuk geçiyor” . Aslında geçmese de, kabul edilebilir bir hal alıyor zamanla, söyleyebilelim diye aynı cümleyi başkalarına..

OzaN

Dünya

Dünya ne kadar da güzel gülümsüyor değil mi bize ? Elinden ne geliyorsa yapıyor bizi mutlu edebilmek için, bizi daha iyi yaşatabilmek için. Nasıl ki biz mutlu olduğumuzda yerimizde duramaz, döneriz etrafımızda, o da dönüyor ışıltılarını gösterebilmek için o parlak güneşin. Kuşların cıvıltıları, yaprakların yeşilliği, çiçeklerin kokularını hissediyorum her göz kırpışımda. Aslında istediğim de buydu. Huzur içerisinde etrafımda gerçekleşenleri gözlemlediğim, doğru ile yanlışı bir arada düşünebildiğim, kendimi boşluğa bırakmış gibi, müzik dinler gibi, aklımdaki ezgileri hayatın ezgilerine aktardığım, çevreyi duyamadığım, duymak da istemediğim bir ruh hali. O kadar mutluyum ki, sığmıyor içim içime, gözlerim duramıyor yerinde ve rüzgar saçlarımı havalandırırken başka bir şey düşünemez hale geliyorum hiç bilmediğim bir yerde. Nerede olduğumu önemsemeden dünyanın nasıl da şarkılar söylediğini düşünüyorum rüzgar ile. İçimizi nasıl ısıttığını da elbette güneş ile. Tüm yapabildiğim uyum sağlamak, uyum sağlayıp da gülümsemek… Eğer gülümsemek ya da mutlu olabilmek için bahane aranırsa, yani kendimiz için en güzel olan şeyi, gülebilmeyi gerçekten istersek, bunu çok kolay bir şekilde yapabiliriz. Her sabah doğduğu için güneşe, güneşi bize gösterdiği için dünyaya, dünya üzerinde bulunan denizlere, denizlerin kıyıya vuran dalgalarına, dalgaların üzerimize sıçrattığı küçük su damlalarına, sıcak bir günde içtiğimiz o güzel su damlalarının sonrasında uyandırdığı güzel hislere, güzel hislerle yola çıkıp çevremizdekilere de güzel hisler yaşatacağımıza, kısacası yaşantımızın her alanında, her olayına gülümseyebiliriz istersek ve gülümsemelerin ardından mutluluğumuza mutluluk katabiliriz. Eğer kavrayabildiysek gülümsemenin hayatımızdaki yerini, gerçekten anlamı yok, nereden geldiğinin ya da nereye gittiğinin, eğer biliyorsak gülebilmeyi, sorgulamamak lazım bizi güldüren güzel günleri. Ve eğer dönüştürebiliyorsak kahkahalara gülümsemelerimizi, bilmeliyiz ki dünya da seviyor bizi…

OzaN

Ben Seninleyken

Bugün de farklı bir konuk yazarımızın yazısına yer vermek istedim, kendisine bu güzel yazısı için teşekkür ederim.

Ben seninleyken güneşin içindeyim,

O yüzden durmadan terler ellerim.

İçim erir durduramam,

Öyle sıcak ki, kül olmadan buhar olurum.

Seninleyken ben, uzayın kayıp bir köşesindeyim,

Bulunmayı bekleyen, umudu da tükenen haldeyim.

Çölde günlerce kalmış gibi,

Seraplar görüp, hüsranlar biriktirmekteyim.

Ben seninleyken,

Hep ikimizin olmasını istediğim bahçedeyim..

Hiç görülmemiş tohumlar ekip,

Sen geldiğinde topraktan çıkmalarını beklemekteyim.

Görülmemiş renkler eşliğinde,

Seninleyken, ben kendim değilim..

Yabancı oluyor bana bedenim ;

Sadece ruhuma hükmedebilirim,

Seninle dolması için emrederim…

Fanny B.

Ruhum

Bugün sahilde yürüdüm tek başıma. Tek istediğim uzaklaşmaktı bu gürültüden. Dalgaların kıyıya vuruş sesi benim gibi yalnız kalıncaya dek bekledim gözlerim uzaklara dalmış bir şekilde. Ardından ne geçen arabaların sesleri, ne de üzerime doğru gelen kalabalık etkilemedi beni otururken bir banka. Düşündüm elbette. Hem de her şeyi. Sahip olduğum her şey bir bir geçti gözlerimin önünden. İçimde biriktirdiğim onca duygu kadar saf ve temiz, gözyaşlarım kadar masum, gülümsemelerim kadar içten. Gözüm uzaklarda, kulaklarım ise varlık ile yokluk arasında. Bedenim burada, ruhum ise yanımda. Bana beni anlatmaya gelmiş gibi ulaşabileceğim mesafede ve gerçek gibi. Hiç olmadığını sanardım halbuki. Soyuttu benim için, belki daha da ötesinde.. İnanmak istememiştim sadece düşlerimde yaşatabildiğim için, kısacası somut bir şey yaşatamadığı için. Fakat şimdi yanımda olduğunu hissedebiliyorum, tüm sıcaklığını. Kendime misafir oldum bu sayede. Düşüncelere uymayan bazı eylemleri andırırcasına , ruhum da aynadaki görüntüm gibi. Maddesel olarak aynıyız belki, ya da düşüncelerimiz aynı yönde. Peki ya eylemlerimiz ?

Düşüncelerimizin eylemlere dönüşüm süreci içerisinde o kadar farklı yerlerde dolaştığını görebiliyoruz ki.. Her düşündüğümüzü yapamıyoruz, her istediğimizi elde edemediğimiz gibi. İçimizden bir ses, bir şey engel oluyor bize bazen. Olumlu ya da olumsuz, güzel ya da çirkin diyebilmek için bile iki halini de gözümüzün önünde canlandırmamız gerekiyor. Bana göre bunu sağlayan zihnin de ötesinde ruhumuz. Nasıl ki ağzınızı oynatmadan bu yazdıklarımı içinizden biri size okuyor adeta, hem de kendi sesinizle, işte hem onu yapan, hem yapacağımız eylemlerde bize diğer seçeneği gösteren ruhumuzdur. Aynadaki görüntüm gibiyse eğer benim ruhum ; gösterebilmeli bana iyi ya da kötü her şeyin diğer seçeneğini, tıpkı ayna karşısında sağ elimi kaldırdığımda onun sol elini kaldırması gibi, tıpkı bir gözümden akan yaşı, diğerinden akıyormuşçasına görebilmem gibi. İyi ki varsın ruhum, seviyorum seni…

OzaN

8 Mart

Aslında bugün ile ilgili söyleyebileceğimiz çok şey var. Fakat ben fazla bir şey söylemek istemiyorum,

“8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ismi geçtikten sonra, kadınlarımızın, emekçi kadınlarımızın yaşantıları ve yaşamları kadar temiz olsun istiyorum bu sayfa. Bu sebeple yalnızca “Kutlu Olsun” demek istiyorum.

Sevgi ve saygılarımla…

OzaN

Kağıttan Gemilerim

Daha önce bir yazısını daha yayınladığımız konuk yazarımız Miss Isipi’nin ikinci yazısını da yayınlıyorum şimdi, keyifli okumalar ;)

Göründüğü kadar zor değilmiş hiçbir şey…Yapamam sandıklarım yaptıklarım listesinde şimdi. Bazen sessizce uçurmalıymış hayal dolu balonları; yakalamak için ardından koşturmadan.Ben de öyle yaptım işte… Emeğimi,hayallerimi,her şeyim dediğimi toparladım bir anda,sakladım hepsini kağıttan yaptığım gemime. Yanaklarımdan süzülen ince su sızıntısına bırakıverdim başkalarının emeği,hayali, her şeyi olsun diye. Benim sularımda yüzerken kaptanı başkası olan kağıt parçası olacak önce, sonra yabancı bir gemi gelecek yakınına. Kaptan,her şeyimi alacak önce her şeyi olarak,bırakıp geride kalanları diğer gemiye geçerken. Onlar kendi sularına, benim emeğim hayalimle el ele tutuşarak eriyen kağıt parçalarıyla sarmalanarak girdaplardan girdaplara gidecek.Öğretmediğim sürece gözyaşlarıma akmamayı ya da set çekmediğim sürece yanaklarımdaki akıntıya bu böyle sürüp gidecek.Sürekli içimden her şey giderek… hayal kurmaktan korkarak…Biliyorum sonra biri daha gelecek.Ben her şey yeniden başlıyor sanacağım. Yeni umutlar, yeni hevesler saracak her yanımı.Kandıracak ruhumu küçük bir çocuğu kandırır gibi.Bir eliyle şekeri uzatırken oyalanmam için, bir eliyle de alacak hayallerimi,ümitlerimi,emeklerimi kendi himayesine yerine kendinden bir şeyler koyarak. Sonra ortaya çıkan hayalleri,ümitleri, emeği başkasının ellerinde ama her şeyi bir başkasına ait olan ben olacağım. Canımı acıttıkça içimdeki; gök gürleyecek beynimde, yıldırımlar düşecek ruhumun her yerine… Ardından yağmur damlaları süzülecek yanaklarımdan. Her defasında benim dualarımla gidecek kağıttan gemilerim,yeşertmek için başkalarının bahar dallarını; benim sonbaharımda onların ilkbaharı olmaya…

Miss Isipi

Hayaller


Her ne kadar şu an gerçekleşemeyecek olsa da , görebilmek istiyorum baharda açan o beyaz çiçekleri… Eminim ki görmüşüzdür hepimiz daha önce, en azından denemişizdir görmeyi. Aslında düşününce bu konuda şüpheye yer olmadığı görüşü bile kabul edilebilir. Çünkü o beyaz çiçekler her zaman bir bulut kümesiyle birlikte, gözlerimizin gördüğü kadar berrak olmasa da, renkleri ayırt edebileceğimiz düzeyde ve tüm güzelliğiyle görülebiliyor. Elbette düşündüğümüz sürece. Başından beri söylemek istediğim buydu aslında. Geleceğe dair beslediğimiz tüm güzel duygular, hayaller, düşünceler, duygular, umutlar, kısacası tüm olumlu hisler , göremeyeceğimiz mevsimde o güzel beyaz çiçekleri görmeyi düşündüğümüz andan itibaren bize bir adım daha yaklaşır. Eğer adına gelecek diyorsak ve geleceğe dair ümitlerimiz varsa, onların birçoğu şu an elde edemediklerimiz, isteyip de ulaşamadıklarımızdır bana göre. Bu sebepledir ki “şu an” göremeyeceğimizi bile bile hayallerimizi süsler o beyaz çiçekler. Gelecekte kimilerimiz beyaz çiçekler arasında yaşamaya hep devam edecektir ki onlar , hangi durumda olursa olsun umudunu kaybetmemiş, kendisine ve güzel geleceğine inanmış olanlardır. Kimilerimiz için ise çok geç olacak şüphesiz. Beyaz çiçeklerin boy gösterdiği o eşsiz doğaya kendilerini bıraktıklarında, o özel, beyaz çiçekleri çoktan solmuş ve yeri süsler halde bulacaklar. Bu iki seçenek arasından görülmek istenen daima birincisidir. Fakat bunun için ufak ayrıntıları gözden kaçırmamak gerekir ; Eğer ki yalnızca beyaz çiçekleri görüyorsak, orada bir sorun var demektir, çünkü tek başına bir çiçek yaşayamaz. Yok eğer gördüğümüz köküyle birlikte, güzel topraklar üzerinde bir beyaz çiçekse , ne mutlu bize ki hayallerimize ulaşma yolunda diğerlerinden bir adım daha ilerideyiz. Elbette rakip değiliz, fakat eğer arzu ettiğimiz şeyler bizi kendine güçlü temellerle çekebiliyorsa, çiçeklerin solmasına izin vermeyen o su, hayallerimiz için de o yolda öncesinde yaptığımız eylemlerdir ve biz o eylemleri gerçekleştirdiğimiz sürece, ne çiçeklerimiz solar, ne de hayallerimiz…

OzaN

Ben Olmak

Değerli okuyucularımız, daha önce de duyurusunu yapmıştım. Konuk yazar alımı konusunda. Şimdi bir arkadaşımın yayınlamam için bana yolladığı yazıyı sizlere aktarıyorum. Kendisine buradan bu güzel yazısı için teşekkürlerimi sunuyorum :)

Hiç kimse gibi olmamaktı onların istediği. Bizim de öyle… Ama birdenbire herkes gibi oluverdik. Hani bir hedefin olur, çıkarsın yola. Hiçbir durakta inmezsin, bakmazsın bile o durağa. Kim inmiş kim binmiş umurunda değildir. Sonra “son durak” der birileri. Ancak o zaman bulursun kalabalıktan sıyrılıp, kapıya bakmanın fırsatını, uğultunun içinden. Bakarsın da baktığın değildir ki görmek istediğin. O yüzdendir zaten yanlış yola saptığımızda kaybolmamızın nedeni. Baksaydık duraklara ya da sorsaydık birilerine bu işin nereye gittiğini… Yoldayken mi karar vermeli yoksa nereye gideceğimize ? Belki de öyledir… Ne olduğumuz, ne olacağımız, ya da ne olmak istediğimiz bu yüzden belkilere bağlı belki de. Olmak ya da olmamak ya bütün dert ; eğer onlar gibi olmaksa olmaktan kasıt ; ben olmuyorum, olamıyorum, olmayacağım da… Pes etmek mi dersiniz, korkaklık mı dersiniz, intihar mı dersiniz ; ne derseniz deyin. Sağırım bundan sonra. Ellerim kulaklarımda, avazım çıktığı kadar bağırıyorum artık. Duyacağınız 5 hece bundan sonra. “duy-ma-ya-ca-ğım”. Bundan sonra ne olmak istediğim, ne olacağım, ne olmayacağım benim derdim olsun. Başka şeyler bulsun başkaları düşünecek, uğraşacak. Ben bekleyeceğim durağı da, ineceğim durağı da düşündüm çoktan. Herkesin bilmediği bir durakta bekleyecek, kimsenin inmediği yerde ineceğim. Onlar seviyorsa güneşi ; ben vazgeçeceğim ışıktan, sıcaktan. Herkes tutmuşsa kutup yıldızını pusula olarak, ben sahiplenmiyorum hiçbir yıldızı, razıyım kaybolmaya. Tanrı göze almışsa beni yaratmaya ; ben cesaret edeceğim ben olmaya. Sen değil, o değil ; ben olmaya cesaret edeceğim. Çünkü bu hayat “ben”im…

Miss Isipi

İlginç Bilgiler*10

Bu kez ilginç bilgiler kategorisindeki yazımın konusu Spartaküs.

M.Ö 109- M.Ö 71 yılları arasında yaşadığı düşünülen, Eski Roma’da yaşamış bir gladyatör. Trakyalı olan Spartaküs’ün, bir rivayete göre Roma ordusundan kaçtığı, kaçışın ardından haydutluk yaparken yakalandığı ve köle olarak Quintus Lentulus Batiatus ‘a satıldığı söylenir. Bir başka rivayet ise, bir savaş sırasında Roma’ya esir düştüğünü, daha sonra köle olarak satıldığı ve ardından sahibinden kaçıp, kiralık asker olduğu, daha sonra da Batiatus’a satıldığını söyler. Hangi koşulda olursa olsun, Batiatus’un Capua şehrindeki gladyatör okulunda yetişir ve daha sonra beraberindeki 73 ( Bazı kaynaklar 77 diye söylüyor) arkadaşıyla birlikte buradan kaçar. Daha sonra Roma ordusu tarafından kuşatılırlar fakat uçurum diye nitelendirilebilecek bir yerden aşağıya inmeyi başararak orduyu şaşırtmayı başarırlar. Arkadaşlarıyla birlikte Vezuv Dağı’nın eteklerinde kamp kurarlar. Burada az kişi olmalarına rağmen, kendilerini arayan askerleri küçük gruplar halinde yakalayıp, öldürmeyi başararak onların kıyafet ve cephanesinden faydalandılar ve kendilerine daha sonra katılacak kişiler için silahları da olmuş oldu. Spartaküs’ün kaçış haberinin ardından diğer köle ve gladyatörler de cesaret bulup kaçmaya çalıştılar ve zamanla Spartaküs’ün yanında yer alan kişi sayısı on binleri buldu. Roma’nın gönderdiği sayıları üç bin-beş bin kişilik orduları yenmeyi başardılar. İlerde sorun olabileceğini düşünen Roma, bu durumu fark edene kadar Spartaküs ve beraberindekiler, Güney İtalya’ya sahip olmayı başarmışlardı. Alp dağlarına doğru yürüdüler ve karşılarına çıkanları mağlup ettiler. Artık istedikleri yerlere dağılabilirlerdi fakat kimse İtalya sınırlarının dışına çıkmak istemedi. Spartaküs ve beraberindekiler tekrar güneye yürüdü ve Lucinia dolaylarında ilk yenilgisini aldı. Bu yenilgi ile ilgili söylenen ise yaklaşık on bin kişilik Roma ordusuna karşın, Spartaküs’ün onaylamadığı bir şekilde üç bin kadar Galyalı saldırıya geçti. Roma ordusu karşısında hiçbir şey yapamayan Galyalılar, ölümleriyle, Spartaküs’ün kararlarına duyulması gereken saygıyı pekiştirmiş oldular ve Spartaküs artık kendisine katılan daha da fazla kişinin lideri haline geldi. Çeşitli başarılar alsalar da, Roma ordusu zamanla yıpratmayı ve yenilgiye uğratmayı başarır. M.Ö 73-71 yılları arasında çıkan büyük köle isyanı da böylece son bulur. Bazı kaynaklar, Spartaküs’ün cesedine kimsenin ulaşamadığını, tanrıların onu yanına aldığını söylerken, bazıları da tanınamayacak hale gelen cesetlerden birinin Spartaküs’e ait olduğunu söyler. Yaşantısı ile ilgili , önderlik yeteneği, zekası ve bir araya getirme gücü öne çıkan yetileri arasında. Spartaküs’ün ordusundaki birçok kişi öldürüldü, 6000 kadarı esir alındı ve Appia yolu boyunca çarmıha gerildi. Eşitlikçi ve özgürlükçü karakteri sebebiyle, Sol literatürde önemli bir yere sahiptir. Howard Fast tarafından “Spartacus” ismiyle yazılan roman, 1960 yılında sinemaya uyarlanmış ve 1961 yılında 5 Oscar’a layık görülmüştür. Yine aynı romandan esinlenilerek 2010 yılında dizi olarak Spartacus: Blood and Sand ismiyle yayınlanmaya başlanmıştır. Araştırdıklarım şimdilik bu kadar, umarım faydalı olabilmiştir bilgiler.

OzaN

Yazmak


Yazı yazmayı seviyorum sanırım. Yazdığım yazıyı okurken olduğu kadar, yazarken de zevk alıyorum bu sebeple. Çünkü duygu ve düşüncelerimi, zihnimdeki soyut şeyleri eğer somutlaştırmak istersem, başkalarının da bunu görebilmesi ve hissedebilmesini istersem, başvuracağım iki yoldan biridir yazmak. Ya müzik yaparım böyle zamanlarda, ya da yazı yazarım.

Profesyonel ya da değil, yazabiliyorum ya da yazamıyorum önemli olan bu değil. Kimse için önemli olmamalı. Bazı şeylerde esas olan amaçtır, yapılmak istenendir, tasarıdır yani. Zihnimde tasarladıklarımın çoğunu aktarabiliyorsam eğer buraya, bu benim mutluluğumdur. İçimi dökmüş, söylemek istediklerimi söyleyip, buradayım, ben de varım diyebilmişimdir. Saydığım şeyler, yazdıklarıma çok değer vermemin sebepleri de aynı zamanda aslında. Yazdığım şeylere çok değer veririm, çünkü onlar benim duygularım, onlar benim düşüncelerim, onlar benim tasarılarım, yorumlarım, gülümsemelerim, gözyaşlarım, hüzünlerim, mutluluklarım, sözcüklerim, söylemek istediklerimdir. Kısacası “ben” i temsil eden ne kadar şey varsa, yazdıklarımda bunların izleri vardır. Bu nedenle değerli yazdıklarım. Eğer bir gün birine bir hediye vermek istersem, muhtemelen bir şeyler yazarım. Benim için en değerli şeylerden biridir çünkü. Tamamiyle özgün ve bana ait, yarın dönüp baktığında, okuduğunda, beni hatırlatacak bir şey olması için, aklına yalnızca beni getirebileceği bir hediye veririm, yazı yazarım. Canım annem ; şu an bu satırları burada yazabiliyorsam eğer, bunu sana ve babama borçluyum kesinlikle. Yazılarımda ve yazdıklarımda hayatımdan o kadar çok şey var ki. Bugün senin doğum günün ve yaşantılarımdan, tecrübe ve bilgilerimden izler taşıyan bir yazı daha yazdım, sana çiçek aldım yani anne, her yeni öğrendiğim şey eğer hayatıma atılmış bir tohum ise, o tohumlar büyüdü ve çiçek oldu, belki onlar kadar renkli ve güzel görünmeyebilirler ama sana olan sevgi ve saygımı anlatabilecek kadar duygu yüklü olduklarına emin olabilirsin. İyi ki doğdun ve iyi ki varsın annem benim…

OzaN