Hani yaşamımızın en güzel zamanları deriz, daha sonra hep “Tekrar çocukluğumu yaşamak mümkün olsa keşke” diye hayıflanırız ya bir diğer arkadaşımıza, sanırım bilmiyoruz çocukluğun zihin sınırlarında seyrettiğini. Yaşadığımız evren kafatasımızdan ötede bulunmuyor ve rüyalarımız bile hayal ettiğimiz ya da etmediğimiz, düşündüğümüz ya da uzak durduğumuz bir yerde geçiyor, zihnimizde.

Bedensel olarak doğamız gereği büyüyoruz, sakalımız çıkıyor, vücut yapımız “olgun” insanların vücut yapılarına dönüşüyor yavaş yavaş ve bu süreç içerisinde dış görünüşümüz ne kadar değişse de, içimizde değişmeyen bir şeylerin olduğu gerçeğini yadsımamız mümkün olmuyor. Meyveleri olgunlaştı deyip de kontrol etmeden toplamaya benzer yoksa yaptıklarımız. Dış görünüşüne bakarsak tüm karpuzlar gayet olgun ve güzel de lezzeti var. Fakat eve gelip dilimlediğimizde porselen tabak renginde görmemiz kadar da normal bir şey yok. İnsanlar da bu şekildedir işte bence. Dışarıdan bakıldığında ne kadar büyümüş görünürse görünsün, hep bir küçük yanı, hep çocuk kalan bir yanı kalacaktır ölene kadar. Şu da var tabi ki, hepimizin içinde var olması, hepimizin kullandığı anlamını taşımıyor. Kimilerimiz daha sık kullanıyoruz bu çocuk ruhunu, kimilerimiz kullanmayı yanlış buluyoruz, fakat neticede içimizdeki çocuğu hiç öldürmüyoruz, öldüremiyoruz.

Geçenlerde İzmir’de bir oyuncakçıda 60 yaşlarında bir adamla karşılaştım ve çok hoşuma giden bir cümle kurdu ben oyuncak arabalara bakarken. “Çocuk olmak böyle bir şey, dış görünüşte değildir evlat, kalptedir çocuk olmak” dedi eliyle kalbini göstererek. Ardından reyonlara göz gezdirmeye devam etti bir şey söylemeden ve o giderken arkasından bakmaya devam ettim. Eline oyuncaklardan birini aldığında gülümsedi, sonra diğerini aldı ve tekrar gülümsedi. Yapmacık bir tavrı yoktu, tamamen duygularını yansıtıyordu, çok belliydi. “İşte, çocuk olmanın yaşla bir ilgisi yok” dedim içimden. Bedenlerin yaşlandığı doğru, yüzümüzün her milimetresinde oluşabilecek kırışıklıklara da söyleyeceğim bir şey yok. Fakat ilk gün aldığımız ilk nefesin ardından hiç kırışmayacak bir bedene, hiç ağlamayacak bir bebeğe, umut ettiğimiz, kaybetmenin tanımının yapılmadığı bir evrene yolculuğa başlıyoruz. Yolculuk boyunca kötü şeyler yaşıyoruz elbette rüyalarımızda. Rüyalarımızda büyümüşüz, kocaman olmuşuz, kimilerimizin sakalları çıkmış, kimilerimiz makyaj yapmaya başlamışız ve yaşayıp gidiyoruz. Önce öğrenci oluyoruz, sonra bir mesleğimiz oluyor, her gün çalışıyoruz, her gün yaşıyoruz doyasıya ve kimi zaman sorunlarla karşılaşıyoruz. Bunların tamamı rüyalarımızda gerçekleşiyor ve biz, etrafımızı bir kalp ile çevirmiş, rüyalarımızda yaşantısını paylaştığımız insanın sol yanında bir yerde dinleniyoruz. Her saniye uyumuyoruz tabi ki, ne zaman ki bir çocuk kadar özgür davranıyor yaşantısını paylaştığımız insan, ne kadar yaşlı görünse de oyunlar oynatabiliyoruz ona, işte biz de o süreçte uyanık kalıyoruz. Kimilerimiz uykuyu çok seviyoruz, kimilerimiz ise çok sık uyanıyoruz. Fakat kim ne derse desin, biz uyanık olduğumuz sürece kendimizi de, rüyalarımızda yaşantısını paylaştığımız insanı da güldürüyoruz ve onun içindeki “kendimizi” öldürmüyoruz, öldüremiyoruz. Tıpkı o amcanın gülümsediği gibi, elimize bir oyuncak almış gibi, her nefes alışımızda, aynı heyecanla biz de “gülümsüyoruz”. Çünkü biz içimizdeki çocuğu yaşatmaya çalışmıyor, içimizdeki çocuğu yaşıyoruz..

OzaN