ilginç olarak etiketli yazılar

Oyun

İsteyip de yapamadığım, söylemek isteyip de söyleyemediğim ne çok şey var aslında düşününce. Kendime hep açık sözlüyüm sanırım, aynı şekilde diğer insanlara karşı olamıyorum ve bunu fark edeli çok olmadı. Ne zaman ki içimde biriken onca şeyin ağırlığını boynumla göğsüm arasında hissettim, işte o zaman yutkunduğumda bir şeylerin gitmediğini anladım. Tekrar yutkundum, yine olmadı. Uzaklaştıramadım oradaki şeyleri ve üzerimde bıraktığı bası hissi daha da belirgin olmaya başladı. Çünkü düşünüyordum, aklımda hep o vardı. Hani olur ya bazen, aklına gelene kadar sende strese yol açabilecek bir şey hiç sorun değildir, aklına geldikten sonra elin ayağın birbirine dolaşır, işte öyle olmaya başladı. Gereksiz bir şekilde sinir katsayım yükseldi, beraberinde sinir eşiğim düştü. Belki de gereksiz değildi, sadece zamanı yanlıştı. Daha önce, olay gerçekleştiği anda eğer tepkimi ortaya koyabilseydim, belki bu şekilde olmayacaktı ve o ağırlığı tek yutkunmamla hafifletebilecektim. Fakat böyle olmadı ve herkes için umut ettiğim “keşke” lerin azalması yolunda ben de hata yaptım ve şimdi keşke diyorum.

 

Elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığım, faydalı olabildiğim her dakika kendi açımdan mutluyum ben, pişman olsam da, keşke desem de. Gelecekte dökeceğimi düşünerek gözyaşlarıma sığdırabildiysem üzüntülerimi, daha önce çok yapmış gibi, yine yardımcı olurum gözyaşlarıma tamamen içgüdülerimle, yolu çizerim yanaklarıma, süzülebilsinler diye. Kim ne derse desin, artık daha açık sözlüyüm, alınacak varsa eğer, varsın alınsın, ben böyleyim bundan sonra, adına iyi niyet dedikleri şeyse canımı sıkan, yaptığım yolun zeminine serdim ben o şeyi. Benden başkasına hayrı yok artık onun ve benim için bitti o  oyun.

OzaN

İlginç Bilgiler*10

Bu kez ilginç bilgiler kategorisindeki yazımın konusu Spartaküs.

M.Ö 109- M.Ö 71 yılları arasında yaşadığı düşünülen, Eski Roma’da yaşamış bir gladyatör. Trakyalı olan Spartaküs’ün, bir rivayete göre Roma ordusundan kaçtığı, kaçışın ardından haydutluk yaparken yakalandığı ve köle olarak Quintus Lentulus Batiatus ‘a satıldığı söylenir. Bir başka rivayet ise, bir savaş sırasında Roma’ya esir düştüğünü, daha sonra köle olarak satıldığı ve ardından sahibinden kaçıp, kiralık asker olduğu, daha sonra da Batiatus’a satıldığını söyler. Hangi koşulda olursa olsun, Batiatus’un Capua şehrindeki gladyatör okulunda yetişir ve daha sonra beraberindeki 73 ( Bazı kaynaklar 77 diye söylüyor) arkadaşıyla birlikte buradan kaçar. Daha sonra Roma ordusu tarafından kuşatılırlar fakat uçurum diye nitelendirilebilecek bir yerden aşağıya inmeyi başararak orduyu şaşırtmayı başarırlar. Arkadaşlarıyla birlikte Vezuv Dağı’nın eteklerinde kamp kurarlar. Burada az kişi olmalarına rağmen, kendilerini arayan askerleri küçük gruplar halinde yakalayıp, öldürmeyi başararak onların kıyafet ve cephanesinden faydalandılar ve kendilerine daha sonra katılacak kişiler için silahları da olmuş oldu. Spartaküs’ün kaçış haberinin ardından diğer köle ve gladyatörler de cesaret bulup kaçmaya çalıştılar ve zamanla Spartaküs’ün yanında yer alan kişi sayısı on binleri buldu. Roma’nın gönderdiği sayıları üç bin-beş bin kişilik orduları yenmeyi başardılar. İlerde sorun olabileceğini düşünen Roma, bu durumu fark edene kadar Spartaküs ve beraberindekiler, Güney İtalya’ya sahip olmayı başarmışlardı. Alp dağlarına doğru yürüdüler ve karşılarına çıkanları mağlup ettiler. Artık istedikleri yerlere dağılabilirlerdi fakat kimse İtalya sınırlarının dışına çıkmak istemedi. Spartaküs ve beraberindekiler tekrar güneye yürüdü ve Lucinia dolaylarında ilk yenilgisini aldı. Bu yenilgi ile ilgili söylenen ise yaklaşık on bin kişilik Roma ordusuna karşın, Spartaküs’ün onaylamadığı bir şekilde üç bin kadar Galyalı saldırıya geçti. Roma ordusu karşısında hiçbir şey yapamayan Galyalılar, ölümleriyle, Spartaküs’ün kararlarına duyulması gereken saygıyı pekiştirmiş oldular ve Spartaküs artık kendisine katılan daha da fazla kişinin lideri haline geldi. Çeşitli başarılar alsalar da, Roma ordusu zamanla yıpratmayı ve yenilgiye uğratmayı başarır. M.Ö 73-71 yılları arasında çıkan büyük köle isyanı da böylece son bulur. Bazı kaynaklar, Spartaküs’ün cesedine kimsenin ulaşamadığını, tanrıların onu yanına aldığını söylerken, bazıları da tanınamayacak hale gelen cesetlerden birinin Spartaküs’e ait olduğunu söyler. Yaşantısı ile ilgili , önderlik yeteneği, zekası ve bir araya getirme gücü öne çıkan yetileri arasında. Spartaküs’ün ordusundaki birçok kişi öldürüldü, 6000 kadarı esir alındı ve Appia yolu boyunca çarmıha gerildi. Eşitlikçi ve özgürlükçü karakteri sebebiyle, Sol literatürde önemli bir yere sahiptir. Howard Fast tarafından “Spartacus” ismiyle yazılan roman, 1960 yılında sinemaya uyarlanmış ve 1961 yılında 5 Oscar’a layık görülmüştür. Yine aynı romandan esinlenilerek 2010 yılında dizi olarak Spartacus: Blood and Sand ismiyle yayınlanmaya başlanmıştır. Araştırdıklarım şimdilik bu kadar, umarım faydalı olabilmiştir bilgiler.

OzaN

Renk

Bugün bir renk olmak istiyorum. Kendim için, onun için ya da bunun için. Aslında kimin için olduğunun önemi yok, tek istediğim bir renk olmak. Yaşadığım süreç içerisinde bunu gerçekleştireceğim, gerçekleştiriyorum da zaten. Bu isteğin bugün gelmesinin sebebini de bilmiyorum. Zaten yakında ve var olan bir şeye sanki uzaktaymışcasına yaklaşmak bu olsa gerek. Hani çevremizde sürekli bir sürü olay gerçekleşirken bazılarını düşünene kadar fark etmeyiz ya, işte öyle oldu benimki de. Her sabah gördüğüm amcanın bakkalı açması, saat 07:15 gibi gazetelerin bayiye gelmesi, otobüsün hep belli saatlerde oradan geçmesi, 18:00 da köpeğini gezmeye çıkaran teyze gibi. Ben düşünsem de düşünmesem de hep aynı düzen içerisinde ilerliyor herkesin hayatı. Fakat eğer düşünürsem, bu durumların farkına varma imkanı buluyorum kendimce.

Kimilerimizin hayatı beyazlar içerisinde, öylesine saf ve öylesine berrak ki. Karşımızda gördüğümüzde zaten alıyoruz tüm pozitif enerjisinden biz de nasibimizi. Derinlere dalıyoruz izledikçe.

Kimilerimizin öyle olmuyor elbette. Tam tersi, siyah. Yüzündeki her çizgiyi görebiliyoruz gülmeyi denerken bile. Gözünde sürekli bir yaş, her saniye ağlayacak gibi, bir o kadar da güçlü. Ağladığını göremiyoruz çoğunun. Ya hep saklamayı başarabiliyorlar, ya da sol yanına yakın yankılanıyor damla sesleri.

Bazısı ise mavi yaşıyor. Gökyüzü ve deniz gibi. Kimi zaman deniz kadar durgun, çarşafı andırır şekilde huzura uzanıyor sanki yürüyüşüyle. Kimi zaman da gürültüsünden bizi uyutmayan hırçın rüzgarlara, şimşeklere dönüşüyor bunu istemiyorsa bile.

Bir kısmı yeşil yaşıyor. Ağaçlardaki güzel yapraklar gibi. Daha güzel yaşayabilmek için, güneş gibi ısıtacak birilerine ihtiyaçları vardır onların. Güneşsiz bir mevsim, güneşle uzun yıllar gülümseyebilmektir yetenekleri. Tek başına da anlamlıdırlar elbette.

Kimisi de sarı yaşıyor. Hani güneş gibi ısıtan türden bu insanlar. Hangi ortama gitse, nerede konuşsa insanları aydınlatıp, onlara ayrı bir sıcaklık katarlar onlar. Onlar sayesinde daha da sıcak bu dünya. Gülümsemeler daha anlamlı.

Kimisi gri yaşıyor bile bile. Ne siyah olmayı kabul ediyor ne de beyaz. Yalnızca yoluma bakarım diyorlar. Olaylar bana nasıl etki eder bilmem ama, eğer kötüyse siyaha yaklaşırım, iyiyse beyaza koşarım diyorlar. Onların da kendilerine güzel geliyor tabi.

Kimisi kırmızı yaşamayı seçiyor. Aşk ile, severek yaşıyor ve bunu aşılıyor. Mutluluğun ne olduğunu biliyor, deli dolu ve eğlenceli. Birçok yönden beyazı andırsa da, beyaz kadar sakin değil, diyorum ya, deli dolu.

İşte bu yüzden “renk” olmayı istiyorum ben. Ne sarı, ne gri , ne kırmızı, ne mavi, ne yeşil , ne siyah, ne beyaz. Birini seçmek istemiyorum. Yaşantım içerisinde nasıl olmam gerekiyorsa öyle olmak istiyorum. Durgun ortamda kırmızı, yalnız kaldığımda gri, bana ihtiyaç olduğunda sarı, hasta olduğumda yeşil, üzüldüğümde mavi, huzura ihtiyaç olunca beyaz, yıkıldığımda siyah. Ben hepsini birden istiyorum, çünkü “renk” olmak istiyorum.

OzaN

Karanlık

Karanlık…

Her yer, her şey karanlık şu an…

Tıpkı gözlerim kapalıymış gibi,

Tıpkı Aysız bir gece gibi…

Elimden gelen tek şey koşmak..

Koşuyorum..

Uzağa,

daha uzağa…

Boş bir yolda olmama rağmen, sanki çevremde dört duvar var,

Ne kadar koşsam da sonu varmış da temkinli gitmem gerek gibi bir his var içimde.

Yağmur yağar diye yanına şemsiye almaya benziyor,

Gökyüzü çok berrak olsa bile…

Hem çabalarımı boşa çıkaracakmış gibi uzun geliyor bana,

Hem de bir sonraki adımımda bitecek gibi kısa.

Bu yol boyunca koşuyorum..

Koşuyorum..

Yağmuru hissediyorum sonra,

yağıyor

yağmalı

yağıp da arındırmalı beni,

karanlıklardan,

kötülüklerden,

yalnızlıktan..

Siyah…

Tek görebildiğim,

ya da göremediğim…

Hislerim var yalnızca,

gözlerim bakıyor,

göremiyor…

Aydınlık…

Yağan yağmuru görebilmem için,

Sadece gökyüzünü aydınlatan bir ışık.

Ben koşarken, ulaşamazken

iki bulut birbirine ulaşabilmiş demek.

Yolumda olduğumu anlatmak için miydi bu ?

Yoksa yalnızca olması gerektiği için miydi ?

Her şeyi benim için oluyor gibi düşünmemin sebebi etrafımda kimsenin olmaması mı ?

Bilmiyorum…

Soğuk…

Gerçekten soğuk…

Sanki yalnızca ben koşmuyorum,

Gökyüzü de bana doğru geliyor…

Rüzgar…

Sanırım rüzgar bunun sebebi.

Aydınlık..

Yine oldu işte..

Ve bir tane daha…

Hala yağmur damlaları çarpıyor yüzüme,

Rüzgarla soğumuş ver sert bir şekilde.

Yalnızlık…

Gözlerimin önü bu kadar karanlıkken nasıl görebilirim çevremdekileri ?

Peki ya gözlerini ?

Koşuyorum…

Göremediğim yolda,

Basamadığım yerde koşuyorum…

Ulaşmaya çalışıyorum, nereye ?

Gitmek istediğim bir yer mi var ?

Bilmiyorum…

Sadece koşuyorum..

Neredeyim ben ?

Önüm karanlık,

arkam da.

Aydınlık…

Tekrar…

Ses…

Bir ses daha derinden,

hep varmış aslında,

her ne kadar yeni fark etmiş olsam da…

İçimi titreten bir ses…

“bam” diyor bu ses.

Sanki içimde bir dev yürüyor…

Ellerime bakmayı deniyorum,

karanlık…

Yalnızca karanlık…

Nerede olduğumu bilmiyorum…

Koşuyorum…

Boşluk…

Ayaklarım yere basmıyor…

Aydınlık…

Neyse ki,

neyse ki,

Rüya…

OzaN

İnanıyorum

Penceremi açtım karanlığı göreceğimi bile bile, her zamanki gibi gökyüzündeydi gözlerim… Bir süre sonra görmeye başladım ışıkları dağılmış yıldızları ve hep aynı hisler, aynı düşünceler uyandı hayallerimde… İnanmak geldi içimden geleceğe, inanarak yaşamak geldi düşüncelerimin bulunduğu duygularımın denizine… En son ne zamandı bilmiyorum bu hisse bu kadar yaklaştığım ama bu sefer tam ortasındayım sanırım, ya da çok yakınında… Hep böyle olmaz mı zaten ? Ellerimizi uzatırız istediğimiz şeye doğru ve tam yakalayacağımız anda şüpheye kapılırız , “gerçekten o kadar yakın mıyım ? ” diye sorgularız tekrar. Daha önceki  yaşantımızdaki hayal kırıklıklarımızdan mıdır, ulaşamadıklarımızdan mıdır bilinmez ama böyledir işte.

Daha öncekilerden farklı bu kez, eminim ve değişecek yaşantım çok yakında. Yalnızca düşüncelerim değil beni bu yöne götüren. Duygularımla, hislerimle, hayallerimle, geleceğimle birlikte istiyorum bu kez. Bu yüzden farklı diğerlerinden. Hayatımda daha önce değiştirdiğim ne kadar şey varsa, onlar dahil her şey göz açıp kapayıncaya kadar , bir sonraki nefesimde değişecek.

Artık ne çevremde koşuşturan insanlar, ne de onların görüntüleri var zihnimde. Sadece davranışlar, yani odaklanılması gereken, eyleme geçirilmiş düşünceler. Eğer çevremizdekileri bu şekilde değerlendirirsek sanırım daha objektif bir davranış sergilemiş olacağız. Ses tonlarını bilsem de, harflerini duyacağım yalnızca, ya da onların bir araya gelmiş hallerini, sözcükleri…

Bu sayede ayırt edebileceğim gerçekten kimin “dostça”  kimin “düşmanca” tavırlar sergilediğini… Gözlerine baktığımda, konuşmasını incelediğimde sanırım daha da yakından tanıyacağım insanları. Daha önce yapmıyor muydum peki ? Elbette yapıyordum, fakat inanmak şart. Eğer diyebiliyorsam ki “Bu kişiden bana zarar gelmez” , ya da “Uzak durmak lazım” diye, daha önce de inanmışım demektir, nadir de olsa…

İnsanları daha iyi çözümleyebileceğimi, bu sayede daha iyi tanıyabileceğimi düşünüyorum bu ara. Yavaş yavaş inanmaya da başlıyorum. İnanmanın bana getireceği kazançlara inanmasaydım eğer, inanarak yaşamaya dair tüm inancımı kaybetmiş olurdum. Şimdi başlıyorum ve sadece inanıyorum…

OzaN

Gülmekten Bahsediyorsan Ağlamışsındır

Bir dünya düşünelim hadi birlikte. Tüm insanların mutlu bir şekilde yaşadığı, kimsenin üzülmediği, gözyaşlarının olmadığı…

Kim gelirse gelsin gözünüzün önüne, hepsi gülüyor, hüzün adına herhangi bir şey yok yüzlerde ve hislerde. Böyle bir dünyada insanların gülümsemelerinin değeri kalır mıydı sizce ? Bana sorarsanız hayır. Kendinizi mutlu, huzur içinde hissettiğiniz anlar çok sıradan size göre. Çünkü sürekli bu şekildesiniz ve tüm insanlar da size eşlik ediyor. Bu şartlar altında duyguların değeri de bir şekilde azalmakta bana göre.


Bir de içerisinde tüm duyguların ve tüm durumların bulunduğu bir dünya düşünelim. İnsanların yeri geldiğinde hüzünlendiği, hatta ağladığı, çoğunlukla güldüğü, gülmeye çalıştığı bir dünya. Bu tarz bir dünya düşüncesine yer verirken bile, “gülmeye çalışmak” eylemi yer almakta. Bu da gülmenin güzel bir şey olduğu sonucuna çıkarabilir bizi. Fakat bir önceki dünyamızda gülmeye çalışmaya gerek yoktu, gülmek sıradan ve değersizdi. Hep mutluyduk kendi düşüncemize göre, ama neye göre mutlu ? Gülümsemenin sıradanlaştırıldığı bir dünya içerisinde “mutlu” sözcüğünü kullanabilir miyiz ? Zaten bütün insanlar mutlu ; insana yeni bir isim,sıfat  koymaya gerek kalmazdı ve kavramsal olarak bizi karmaşaya sürükleyecek bir durum ortaya çıkmış olurdu. Neyse ki öyle değil. :) Bizler yaşantımız içerisinde her şeyi yeri geldiğinde yaşamaya alışmış insanlar olarak, şanslıyız aslına bakılırsa. Belki hep gülmek isteyen insanlar çıkıp diyebilirler “Ne zararı var hep gülmenin? ” diye. Saygıyla karşılar ve şunu söylerim onlara yalnızca ;

Ağlamadan gülmenin,

somurtmadan gülümsemenin,

mutsuz olmadan mutluluğun,

gürültü olmadan huzurun

değeri anlaşılamaz ve içerisinde yaşadığımız düzen içerisinde eğer “mutlu insan” diyebiliyorsak, “mutsuz” olanını bir yerde görmüş ya da o duyguyu bizzat tatmışızdır. Gülümsemeleri gördüğümüzde içimiz kıpır kıpır oluyorsa, ağlamanın ne demek olduğunu biliyoruz demektir.

Ayırt edebilmek için yaşayıp tecrübe etmeliyiz hayat boyunca,

Peki anlaşılabilir mi aradaki fark acı ile tatlı yan yana olmayınca ?


OzaN

İlginç Bilgiler*9

Bir futbolcu topa her kafa vurduğunda 1000 beyin hücresi ölüyor, zaten normal insanların gün içerisinde 10.000 beyin hücresi ölürmüş, kafa golleriyle meşhur oyuncuların işi zor :) boksörlerden bahsetmeye gerek bile yok zaten :) )

OzaN

İlginç Bilgiler*8

Dünyada bir yıl içerisinde normal paradan fazla Monopoly parasının basıldığını biliyor muydunuz ?

Gerçek paranın en ufağını bile bulamayan milyonlarca insan varken, bu tarz eğlence amaçlı paraların basımına harcanan miktarlar gerçek anlamda ciddi boyutlarda, bunların farkında olmak gerek bence, daha iyi yaşam standartlarına sahip insan sayısını artırabilmek adına en azından.

OzaN

Karanlıklardan Aydınlıklara

Yaşanan günler ne kadar da ilginçler değil mi ? Elimize onca şey geçiyor başlangıçta, kimileri hala elimizde, içimizde, kimileri ise uzaklarda olabildiğince… Ne kadar uğraşsak da kaybedilen şeyler, düşünceler, hisler eski yerine gelmiyor, gelse de eskileri gibi olmuyor, yeri dolmuyor bazı şeylerin… İşte biz insan olarak bu “şey” diye tabir ettiğim şeylerle varız. Onlar yön veriyor hayatımıza, düşüncelerimize, yeri geldiğinde hislerimize. Hayatın bize tanıdığı fırsatlar, doğadaki varlıklar, yaşamdan kopardığımız şanslı anlar, güzel olduğuna inandığımız insanlar gülmemize sebeptir, bizi üzen şeyler ise zaten hep içimizde olanlardır, bizim aradığımız güzel olanlar, iyi olanlar, bizi mutlu edenler. Kötü şeyler ise içimizde bir yerlerde gezinmekteyken bir şey tutar onu, çeker gün ışığına, henüz biz anlayamadan ne olduğunu sağımızda solumuzda, içine çekiverir duygular alemine amansızca. Somut olaylar soyut olur içimize daha iyi işlesin diye, ya da görünsün iyice,gerçeklikte değil de kalplerimizdeki gözlerimizle. Çünkü o şey kötüdür, bizi üzmesi gerekir ve içimizde olduğu sürece, dert olarak kaldığı sürece üzmeye devam eder, gün ışığında olsa adeta dolunay olmadan kendini gösteremeyen kurt adamlar gibi, karanlıklarda, kötülüklerde var olmaya devam edebilirler, ışık korkutur onları, çünkü ışık güzelliktir, ışık aydınlatıcıdır, ışık doğruya ulaştırıcıdır, ışık güneştir… Kötü olan şeyleri içimizden dışarı çıkarabildiğimiz kadar, içimizden atıp da kurtulmaya çabaladığımız kadar iyilikleri görmeye başlarız, iyilikler soyut somut ayrımı gözetmeden bizimledir bulduğumuzda, yapılacak olan ise ; gömmektir kötülükleri geldiği karanlıklara…

OzaN

Deu Bahar Şenliği

Dokuz Eylül Üniversitesi Kültür Sanat ve Spor Şenliği 10 mayısta start alıyor…İlk başlarda biraz kuşkuluyduk ne diyelim üniversiteden,bahar şenliklerinin sıradan geçiştirileceğini zannediyorduk fakat bundan önce yapılan Dokuz Eylüllüler sokak partisi bize vaybe bizim üniversitede de şenlik ve benzeri organizasyonlar yapılabiliyormuş-eğlenceli oluyormuş dedirtti.Uzun bir süre ortalıkta şenliklere şu isimler gelicek şunlar gelmiycek (abi şenliklere iron maiden geliyormuş lan)  yok sponsor bulunamadığı için şenlikler yapılamayacak dedikodularıyla geçti fakat şenlik vakti geldi çattı sonunda.

Bu tip şenliklerde daha çok konserler ön plana çıkıyor çoğumuz şenlik denince konsere kimler gelecek diyor yapılacak olan panelleri,söyleşileri,kariyer toplantılarını geri plana atılıyor bende öyle yapacağım :D  Şenliklere(konsere :D ) gelecek isimler açıklandığında elbette ki herkes mutlu olmadı olmasıda beklenemezdi.Bu seneki şenliklere Tolga Çandar,Athena,Hayko Cepkin,Gökhan Kırdar ve daha bir çok ünlü isim katılıyor.10-16 Mayıs arasında yapılacak şenliklerin tüm Deu lular adına hayırlara vesilese olması dileğiyle…Şenlik izlenimlerimi,görüntüleriyle beraber paylaşmak ümidiyle…

Yılanlar

Bazı evrimcilere göre kertenkeleden evrimleşmiş, bazılarına göre ise en baştan beri küçük de olsa yaşamaya başlamış etçil bir sürüngendir. Kemik yapısı kırılgan ve basit olduğundan dolayı fosil kayıtları net olarak tutulamaz, bundan dolayıdır ki yılanlarla ilgili birçok görüş bir arada bulunmaktadır.

Soğukkanlı yapıya sahip olmalarından mıdır bilinmez, insanların çoğu yılanları sevmez. Kimi bakışlarının korkunç olduğunu düşünür, kimi ayaksız ilerleyişini garipser, kimisi de bazı kötü davranışları olan insanlara yapılan yakıştırma olan “yılan” dan etkilenerek antipatik olarak yaklaşır yılanlara. Belki de sinsiliğinin insan üzerinde etkisi vardır. Fakat bilinmelidir ki yılanlar sinsi olmak zorundadırlar, gerek beslenmek için, gerek yaşamak için. Duyma ile ilgili herhangi bir hislerinin bulunmamasının yanında görme menzili de 3 metre civarında olan bir sürüngen için sinsilikten başka nasıl bir yaşam tarzı düşünülebilir ki ? :)

Kimi yılanlar zehirlidir ama bu zehirlerini kendini savunmaktan çok beslenmek için kullanırlar. Yakaladıkları avın etlerini,zehirli olanlar zehirli tükürük salgısı ile eritebilirler.Ayrıca çoğu yılan zehirsizdir. Zehirsiz olanlar ise sıkıştırarak ve boğarak avlanırlar. Zehirli ve zehirsiz olanlarında hızlı hareket etmek ortak özelliktir.

Değinmeyi istediğim bir diğer önemli konu da yılanın Türk toplumundaki ve sağlık alanındaki yeri. Eski Türklerde “yılan” sağlık ve mutluluk sembolü idi. Bu şekilde gösterilmesinin nedenleri ise şu şekilde :

*Uzunca bir süre çeşitli hastalıkların tedavisinde yılan etinin kullanılması,

*Her an dinç olduğundan sağlık için bu davranışın gerekliliği,

*Deri değişimiyle birlikte kendini yenilemesi ve genç kalışı,

* Gözlerini hiç kırpmamasından kaynaklı dikkatli oluşudur.

Bu sebepler aynı zamanda TIP sembolü üzerindeki yılanların da sebebi olarak gösterilebilir. Sonuç olarak yılanlar, doğal besin zinciri içerisinde önemli bir yerdedir ve varlığı doğal dengenin korunması için çok önemlidir. Hala bazı ilaçlarda yılanların çeşitli yerlerinden faydalanılması da sağlık açısından bizler için ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Asi göründüklerine bakmayın, onlar mecbur kalmadığı zaman insanlardan kaçarlar…

OzaN

İlginç Bilgiler*7

Erkekler bayanlara göre 10 kat daha fazla ihtimalle renk körü olurlar, neden mi ?

Çünkü renk körlüğü X kromozomu üzerinde taşınan çekinik bir genle ortaya çıkar, bu ne demektir diye bilmeyenler sormadan ben söyleyeyim :)

İşi baştan almak gerekirse, erkek bireylerin oluşması için X ve Y kromozomları, dişi bireyler için ise anne ve baba bireyden gelen X kromozomları bir araya gelir. X kromozomunda çekinik taşınan bir hastalık XX olan dişi bireylerde etkin olabilmek için iki genden gelen hastalıklı gene ihtiyaç duyar. Yani renk körü anne ve baba bireylerin çocukları kesinlikle renk körüdür diyebiliriz.

Çekinik genleri baskın olanlar etkisiz hale getirebilirler, yani bir kız çocuğunu(XX) ele alırsak ;
Annesinin hasta olduğunu düşünelim, hastalık geni çekinik olarak taşındığından annenin sahip olduğu X kromozomlarının ikisinde de bulunur, yani anne tüm çocuklarına hastalık genini iletmiş olur. Babanın sağlıklı olduğunu düşünürsek babadan gelen X kromozomunda hastalık geni bulunmuyor, bu sayede çekinik olarak taşınan renk körlüğü babadan gelen baskın gen tarafından bastırılmış oluyor.

Aynı ailenin erkek çocuğunu düşünelim. Bir erkek çocuğun meydana gelmesi için anneden X babadan Y kromozomunun gelmesi gerekir ve hastalığın X kromozomunda taşındığını unutmayalım, anne birey hastaydı baba ise sağlıklı, baba hasta da olsa erkek çocuklara hastalık geni Y kromozomunda taşınmadığı sürece etki edemez. XY kromozomlarından meydana gelmiş bir erkek çocukta hastalıklı X geni anneden dolayı bulunuyor, bu hastalığa baba etki edemediği için anneden gelen hastalık geni etkisini çekinik olmasına rağmen gösterebiliyor.İşte bu sebepledir ki anne bireyin renk körü olduğu durumlarda erkek çocuk kesinlikle renk körüdür. Ayrıca renk körlüğü yalnızca kalıtsal yolla değil gen mutasyonlarıyla da ortaya çıkabilir.

Günümüzde renk körlüğü kromojen lens ya da gözlüklerle tedavi altına alınabiliyor, şu ana kadar yapılan denemelerde %97 başarıya ulaşılmış olması renk körü hastalar için son derece sevindirici bir haber. Eğer siz de renk körü olduğunuzu düşünüyorsanız en kısa zamanda doktorunuza başvurmalısınız. Aşağıdaki resmi de incelemelisiniz, gözleriniz sağlıklıysa eğer 94-65 işleminin sonucunu göreceksiniz.

OzaN

İlginç Bilgiler*6

Hawai alfabesinde kaç harf mi vardır ? Yalnızca 12 tane :)

OzaN

İlginç Bilgiler*5


Bir erkek hayatının 3350 saatini traş olarak geçirir ki bu da ~140 güne denk gelmektedir, neredeyse yarım yıl. Gayet uzun bir süre.

OzaN

İlginç Bilgiler*4


Bir cam kırıldığında, ufalanan parçalar saatte üç bin millik hızla etrafa yayılır.

OzaN

İlginç Bilgiler*3


Uğursuz 13

Eskiden beri hep uğursuz olarak bilinen sayıdır 13. Peki acaba neden ? İşte sebepleri :

*Takvime ufak bir bakış atarsanız, her yıl içerisinde aylardan mutlaka birinde 13.gün cuma gününe denk geliyor ve her yılın cumaya gelen 13 lerinden korkmanın adı bile var. Paraskevidekatriafobi demem sanırım hiçbirimiz için bir şey ifade etmeyecek ama olsun söylemekte fayda var.

*Hz. İsa’nın bir cuma günü çarmıha gerilmesinden önceki akşam kendisi ile birlikte 13 kişinin aynı yemekte bulunması da ilginç.

*İbrani alfabesinin 13. harfi olan “m” harfi ölüm anlamına gelen “mavet” in ilk harfidir ve İbranilere göre bu yönden uğursuzdur 13.

*Hammurabi kanunları listesinde 13 numara yoktur.

*İskandinav’ın kötü tanrısı olarak bilinen Loki mitolojiye göre Valhallada düzenlenen oniki kişilik yemeğe davetsiz olarak katılır,13.kişi, aydınlık ve barış tanrısı olan Balder’in ölümüne sebep olur.

Bu sebeplerden dolayı dünyanın çeşitli yerlerinde uğursuz olarak görülür 13 sayısı. Otellerin 13.katlarının ya da bu numaralı odalarının bulunmaması, ya da bilmem farkına vardınız mı bazı uçaklarda da 13. koltuk bulunmamakta.

Aaa bu arada, yazımın içinde kaç kez 13 geçti ? :) )

OzaN

İlginç Bilgiler*2

“Gözlerimiz açık hapşıramayız…”

Hapşırmak ile ilgili en yaygın söylem “Siz siz olun, hapşırırken kendinizi tutmayın” dır fakat neden ?
Çünkü hapşırırken ağzımızdan çıkan hızlı havanın etkisiyle oluşan basınç dışarı açılıp basınç dengesine ulaşır, eğer tutarsak bu basınç içimizde kalacağından felç olmamıza bile sebep olabiliyor. Bu sebeple ne mi yapmalıyız ? Yer, zaman gözetmeden rahatça hapşırın, yaşasın biz rahat hapşıran insanlar !

OzaN

İlginç Bilgiler*1


“Yıllara göre ortalama alınırsa eğer, yıl içerisinde eşekler uçak kazalarından daha fazla insanın ölümüne sebep oluyor…”

OzaN