lüle olarak etiketli yazılar

Hasta mısın ?

Bana hastayım deme, iyileşiyorum de. Çünkü bu benim için de, senin için de en kolayı ve en güzeli olacak her zaman. Bedensel, ruhsal bir probleminin olduğunu düşünüyorsun. Evet gittiğin hastanedeki doktorlar öyle söyledi, sen artık “hastasın”. Hep bu şekilde mi kalacaksın peki ? Hep bu şekilde kalacağını düşünüyorsan sen sıradan bir hasta değilsin. Sen, “hastalık hastası” olmaya başlamışsın bile. Çok kötüdür bu ; ilacı da çok zor bulunur. Fakat sanırım doğru yerde olma gibi bir şansın var. Çünkü şu an söyleyeceklerim tam olarak sen ve senin gibiler için olacak. Bir zamanlar benim de böyle bir sorunum olmuştu, neredeyse “hastalık hastası” olacaktım. Bu süreçte bana kim yardımcı oldu peki ? Hımm sanırım 3 kişi : ben, ben ve yine ben. Bunu başarabildiğim için mutluyum, bir daha da hastanenin o bölümünden geçmeyi düşünmüyorum. Düşünsene : “Hastalık hastalıkları uzmanı bilmem kim” . Emin ol o da sana benim kadar yardımcı olacak, olmayı deneyecek.

Öncelikle, kendine sürekli “hastayım” diyeceksen ve bu hoşuna gidiyorsa lütfen seni daha güzel bir yere yönlendirecek olan “Alt+F4″ tuş dizinini kullan. Yok eğer kalacağım ve bir görüş öğrenmek istiyorum diyorsan beni iyi dinlemelisin.

Hasta olmak çoğu zaman elimizde değildir. Bu yüzden bize huzursuzluk getirir beraberinde. Grip olduğumuzda “Bugün kırgınım biraz” diyorsak eğer -ki çoğumuz deriz- vücudumuzun hastalık sebeplerine karşı “Nereden geldi bu yahu” dediğini, bilmeliyiz. Fakat bu sözü söyleyen bölgenin yönetimi bizim ellerimizde. Kim neyi nasıl düşünürse, kim neyin nasıl olduğunu iddia ederse etsin “Ben beynimi kontrol edemiyorum” şeklinde bir cümle kuruyorsa benim için önemi yoktur o kişinin. Şunu unutmamak gerekiyor : Bedenimizin her alanı TAMAMEN bizim kontrolümüz altında. Biz neyi istersek o oluyor aslında. Sadece dikkat etmiyoruz çoğu zaman buna.

Hadi biraz düşünelim, şimdiye kadar değiştirmeyi aklımızın ucundan bile geçiremeyeceğimiz şeyler zamanla değişti. Fakat kaç yılda ? Bu süreyi kısaltmak da bizim elimizde. Sık sık karşımıza çıkıyor “kanser” olmuş bir sürü kişinin “yüksek moral” sayesinde iyileştiği. Kendimizi güzel hissetmek istediğimiz sürece buna kimse engel olamaz aslında ama diğer insanları gereğinden fazla önemsersek istediklerimizi başaramayabiliriz. Normal şartlarda kendimizi mutlu hissettiğimizde tüm hücrelerimiz o olumlu enerjiye sahip olur, evet yalnızca birkaç saniyelik bir “his” yeterli olur buna. Olumlu enerjiye sahip bir vücut asla olumsuz bir kuvvete yenik düşmez. Olumsuz şeylerin buna gücü yetmez çünkü.

Ben bu yazdıklarımı çok uzakta, hiçbir şey yaşamamış biri olarak yazmıyorum. Tek bildiğim “olumlu düşünce” nin ne kadar önemli olduğu. Kurduğun cümlelere dikkat et her zaman. Hasta değilsin, iyileşiyorsun. Hasta olmuyorsun, sağlığına dikkat etmeye çalışıyorsun. Kafana takmıyorsun hiçbir şeyi, çünkü hiçbir şeyin senden kıymetli olmadığını biliyorsun. Evet ben de biliyorum, en az benim kadar sen de biliyorsun şimdi. Aklından olumsuz cümleleri attığın andan itibaren sen de artık gerçekten “iyileşiyorsun”. Nasıl bir derdin, nasıl bir sorunun olursa olsun, sen artık doğru yoldasın. Hastalıktan kurtulduğun, iyi olduğun günleri düşünüyorsun ve gözünü kapattığında artık siyah görmüyorsun. Artık beyaz bulutlar içerisinde süzülen bir uçak gibisin ve ulaşmak istediğin yer belli. Az ilerde aşağıda gösteriyor kendini. Tamamı beyaz çiçeklerle kaplı bir tarlanın ortasına, beyaz boyalı bir yol. Olumlu insanların yaşadığı bir şehre iniş yapacaksın sonra. Sana güzel şeyler anımsatacak bir yer, asla vazgeçmeyeceğin ve her gözünü kapadığında gideceğin bir yer. İçinde nasıl bir hastalık varsa, senin moralini nasıl bir hastalık bozuyorsa artık o çok uzakta. Sen artık “iyileşme” sürecinde bir insansın. Çünkü kendini biliyor ve tanıyorsun, hem de en iyi şekilde. Kendini nasıl kontrol edebileceğini şu an bilmiyorsun belki fakat bulacaksın. Çözümü bende değil sende o işin. Ben yalnızca fikir vermekle yükümlüyüm burada. 

Gözlerini açmaktan çok, kapamayı öğrenmen gerek bu dönemde. Uzun süreli kapamaya ihtiyacın yok olumlu düşünmek ve seni rahatsız eden her şeyi, herkesi yenmek için. Her göz kırpışında mutlu olduğunu düşün. Nasılsa sen artık siyah görmüyorsun gözlerini kapattığında. Kendini mutlu etmenin yolunu bulmaya çalışıyorsun zamanla ve hasta değilsin sen, iyileşiyorsun..

OzaN

Huzur

Birçoğumuzun arayıp da bulamadığını söylediği şeydir huzur. Çok yakınlarda, herkesin burnunun dibinde şelaleyi andırırcasına akan şeydir huzur. Fakat herkes o şelaleye elini uzatıp da alamaz huzuru oradan. Çünkü hep daha fazlasıdır bizi cezbeden, daha fazlasını elde etmedeki çılgınca hırsımızdır bize engel olan. Kimileri huzur şelalesine elini uzatır, yetişemez, daha doğrusu yetişemediğini söyler. Fakat bu bir göz yanılmasından öteye gidemez. Onların uzattığı elleri, çoktan geçmiştir huzur şelalesini. Diğer tarafında arar, arzuladığı mutluluğu, huzuru, güzel dakikaları. Huzur, bazen gördüğümüz, fakat hissedemediğimiz duygumuzdur. Huzurlu olmak demek her şeyin güzel olduğunu hissetmek değil, bilmektir. Eğer hayatımızda başımıza gelen kötü şeylerin yanında iyilerin de olduğunu biliyorsak, huzurlu olmak için bir nedenimiz vardır demektir. Yapmamız gereken huzurun üstüne çöreklenmiş paravanları saniyelerce de olsa kaldırabilmek. Onları kaldırdığımız anda, bize hissettireceği şeylerin verdiği mutluluğun ardından zaten bir daha huzuru aramayacağız. İçimizde bir yerlerde olduğunu bileceğiz ve bu şekilde huzurlu kalacağız. Evet, saniyelerce hissetmek yeterli oluyor daha sonrası için de. 

Sevgilileri düşünelim, aralarında gerçekleşen tüm kötü şeyleri unutmaları yalnızca üç dakikalık bir unutma sürecinin ardından huzura bırakır yerini. Hiçbir şey olmamış gibi, huzurlu, el ele gezerler yine sahil boylarını. İnsanoğlu buna gerçekten müsait ve bu şartlar altında bile yine bir insan, bir diğerine öyle sözler söyleyebiliyor ki ilerde içindeki tüm kötü duyguların otobüste yer verir gibi huzura yer vereceğini bile bile.  Bir anlık hırs, belki şeytan neden olur buna çoğu zaman. Fakat her insan eğer aynı şekilde davranmıyorsa, bu doğamızda var olan bir şey değildir. Kimileri sinirlendiğinde, içinde hırs hissettiğinde bir diğerinin kalbini kırmıyor ve ileride ne olacağını tahmin ediyorsa, onlar şüphesiz daha huzurlu olacaklardır. Akıllarında onların beynini yiyecek küçük böceklere yer yoktur çünkü. Kısacası huzur, ulaşılması zor gibi görünen ama elimizin altında olan, yahut görebileceğimiz en yakın mesafede bize göz kırpan, umut veren bir duygudur. Hissetmek değil, bilmek yeterlidir huzurlu olmak için.

OzaN

Sınır

Sınırları çizilemeyecek bir çok duyguya sahip olabiliriz farklı zamanlarda. Zaten yanlışa düştüğümüz nokta da her şeyi sınırlandırmaya, bir başlangıç ve bir sondan oluşan klasik bir senaryoya çevirme merakımız değil midir ? “Her güzel şeyin bir sonu vardır” yalanını ortaya atmış kişi, kendi bireysel mutsuzluğunu, mutlu olabilme inancının zayıflığını anlatmış aslında. Eğer bu felsefeyle her şeyin daha güzel yaşandığını düşünenler varsa, tek sözüm yok onlara. Devamını okumayabilirler. Her şeyin bir sonu vardır aslında fakat yaşadığımız sürece her sonun bir başlangıcı da mutlaka vardır. Bir şeyin bittiği yerde yeni bir şey başlar ve kimi zaman , eğer biz istersek, güzel bir şeyin sonunda, daha güzelini elde edebiliriz ve bu da bu sözün yaşam felsefesi haline , kendi algıladığımız şekliyle getirilemeyeceğini gösterir. Yalnızca bu sözü felsefe edindiği için, elinde olanları kaybeden insanlar tanıdım ben. Nasılsa her güzel şey bir gün bitecek, o gün bugün olsun deyip, yaşadığı güzel şeylerden vazgeçenleri gördüm. Nicelerinin de yaşadığını biliyorum tanımasam da. Eğer gerçekten istersek, her güzel şeyin bir sonu olmaz. Eğer inancımızı hiç kaybetmezsek, her güzel şeyin bir sonu yoktur ve olmayacaktır. Mutluluk da güzel şeydir, dostluk da, sevmek de, gülmek de, yaşamak da güzel şeydir ve hiçbirinin sonu yoktur biz istediğimiz sürece. Gerçekten insan kendisi istedikten sonra, mutlu olmadığı görülmüş mü ? Dostlar birbirine sadık ve anlayışlı olduğu sürece, ikisi de dost olmayı istediği sürece, dostluğun bittiği görülmüş mü ? Gerçekten sevenlerin, nedensiz yere birbirlerinden ayrıldıklarını gören olmuş mu ? Gülmek isteyip de sürekli ağlayan birini gören var mı ? Yaşamak isterken ve bedeni yaşarken, ruhunu öldürebilen var mı ?

Hepsinin örneklerini görmüş olabilirsiniz kendinizce. Eğer gördüyseniz , bilin ki mutsuz insan, gerçekten mutlu olmayı isteyememiştir tamamen, dostluğun bittiğini gördüyseniz, dostlardan en az biri yeterince istememiştir diğerini, ayrılık gördüyseniz, en az biri gerçekten sevmemiştir, ağlayanı gördüyseniz, gerçekten gülmeyi istememiştir yüreğiyle. Bir gün öleceğiz, yaşam da güzel şey ama bir sonu var diyorsanız, bana ölüp geri gelmiş birini gösterin ki, öldükten sonra daha kötü olacağımı , yaşamak gibi güzel bir şeyi arayacağımı söyleyeyim. Yaşamak güzel şey ama, öldükten sonrasının daha kötü olacağını biri bana kanıtlayana kadar, güzel şeylerin sonunun olduğuna inandıramazsınız beni. Birinin sınırının bittiği yerde diğeri başlıyorsa, eskisini bitmiş saymam, eskisinin sonunun olduğuna inanmam ben. Her güzel şey bu yüzden bitmez benim için.

OzaN

Günün Sözü*31

Kimsenin bilmediği bir dünyası vardır herkesin. Bu dünyanın ne kadarı keşfedilirse keşfedilsin, hep bilinmeyen bir şeyler kalır. Aynı zamanda da, günlük yaşantımızın çoğunda, bu bilinmeyen yeri kullanırız. Bu yüzden kimsenin davranışı, bir diğerini şaşırtmamalı.

OzaN

Günün Sözü*27

Günler geçtikçe, sözler tükeniyor gibi geliyor. Söylenecek çok şey var aslında, yetmiyor sözcükler, yetmiyor yaşanılanlar. Zaman da gerekiyor insanın içini dökebilmesi için. Tazeyken bir şeyi anlatmakta daha çok zorlanırız. Tecrübelerimiz bunu gösteriyor. İçini dökmek de aynen böyledir. Hamur için gerekli malzemeleri alırsın önce, hamuru ya sen yaparsın, ya da başkasının yaptığı oturur içine, eğer dinlendirmeyi iyi bilmezsen, hamur tatsız olur, çiğ kalır. Güzelce bekletirsen, hamurun yemek olur, sunarsın başkasına, rahatlatırsın kendini, dökersin içini.

OzaN

Kandırmak

Birbirimizi kandırmayı seviyoruz. Hatta buna bayılan hasta kişiler de var. Çevrede saf olduğunu düşündükleri herkesi ciddi konularda kandıranlardan bahsediyorum. Gerçekten hasta olanlardan yani. Bazıları kendine has yöntemleri kullanarak kandırmayı başarıyor, bazılarıysa bilinenlerin dışına çıkamayacak kadar korkak. Bazen yalan söyleyecek kadar basit, bazen de kendi hazırladığı oyunda, karşısındakini kaybedeceğini bile bile savaşa sokarak. Bilmedikleri, düşünmedikleri, düşünemedikleri bir şey var ki, her oyunun bir sonu ve bir kazananı olduğu gibi, her yalanın da gün ışığına çıktığı bir sabah mutlaka var. O sabah kimileri için yargılanma, kimileri için uğruna tek laf edilmeyecek kadar kıymetini kaybetme günü. O gün, kimse kimseyi cezalandırmıyor aslında. Tek yapılan gerçeklerin su yüzüne çıkmasının sağlanması ve eğer ortada kandırma varsa yalan da vardır, bu yalanın sebebinin sorulması. Klasiktir bu tarz durumlarda. Kandırılan kişi, kendisini kandırana bazen telefonda, bazen yüz yüzeyken sorar : Neden ?

Neden olduğu hakkında o kadar çok şey söylenebilir ki. Her davranışı yapanın, kendine göre anlamlı bir nedeni vardır mutlaka. Daha sonra çok salakça da bulsa, belli bir zaman onun için en doğrusu odur. O yüzden kimsenin kendisinden beklemeyeceği şeyleri yaparlar, kimsenin istemediği şeyleri söylerler. Yani soracağımız tek kelimeye, yüzlerce sayfa uzunluğunda bir romanla karşılık alabiliriz. Çeşitli kurmaca kişiler anlatılır, kurmaca mekanlarda, kurmaca olaylar olur. Bir de bakmışız ki biz de o romanın parçasıyız. Hani şu tüm kötüleri tanıyan, ya da eskiden iyi olup da sonra kötüye dönüşenleri bilen karaktere dönüşürüz. İnandırıcılıkla yüklenmiş öyle bir üslupla cevaplar verilir ki, kendimizi yalancı zannederiz, biz onu kandırmışız gibi. Kısacası hep bir bahanesi vardır bunu yapan insanların. Onlara göre sebeptir, kandırılana göre “bahane”den öteye gidemez.

Kandırmaktan kasıt, söylenilmiş herhangi bir yalan da olabilir daha önce anlattığım gibi. Belli bir süreç için yaptıkları şeyleri doğru sayacak kadar kendisini kontrol edemeyen insanların, basit, aciz yaşantılarına renk verir bu tarz şeyler. Kandırılmanın ne olduğunu bilmeden, yalana maruz kalmanın nasıl sonuçlar doğurduğunu bilmeden de öğrenemezler nasıl acıttığını. Gerçi onları kandırsanız da anlayamazlar. Yalanlarınızı çözemezler, o kadar acizler işte.

Acizliğin sanat kabul edilip, baş rolüne yalancının getirildiği sahnenin, yönetmeni şeytandır.

OzaN

Hız

Dünyanın ne hızlı döndüğünden, ne çok değiştiğinden bahsederiz fırsat buldukça. Fırsat buldukça diyorum çünkü çok sık söylenmez bu. Genellikle herhangi bir olay ardından bir araya gelen insanlar, sohbetleri sonucunda sessizleşirler ve bir tanesi direk aynı kapıya çıkacak bir iki cümle sıralar usulca. Bu cümle birçok şeyi özetler aslında ama farkında olmamız gereken onca şey dururken, yalnızca evet demekle yetiniriz çoğu kez.

Dünyayı değiştiren ve hızlı bir şekilde bazı şeylerin eski halini yitirip, yeni bir görüntü kazanmasına neden olan biz miyiz , yoksa gerçekten dünya mı ?

Fikirlerimizin temelini oluşturan çok şey var bu konuda. Yaşantımızı şekillendiren, ona yön veren bir şeyin olduğuna inandırıldık hep. Bu şey bizim tüm eylemlerimizi göreceli olarak ayarlıyordu ve biz yalnızca yaşıyorduk bu düzen içerisinde değil mi ? Ne dünya ama ! Bazılarımızın evet dediğini duyar gibiyim.. Bir olay ardından söyleriz sıklıkla, “Dünya değişmiş,eskiden böyle olmazdı” tarzında cümleleri. Peki değişen yalnızca dünya mı ? Biz hiç mi değişmedik ? Kendi değişimimizi dünyaya mal etmek daha kolayımıza gidiyor değil mi ? Kusura bakmayalım ama biz kimsenin satranç tahtasında piyon değiliz. Bizim yerimize de kimse düşünmüyor ve biz kendi eylemlerimizden sorumluyuz, onların yaratıcısıyız. Akıl sahibi varlıklar olarak değişen şeylere, koşullara ayak uydurabilmek de elimizde, onların karşısında direnmek de. Bizi değiştiren dünya değil, dünyayı değiştiren benim, sensin, biziz. Dünya hızla dönüyor evet ama, varolduğundan bu yana bu düzen değişmiyor ki ! Üzerindeki şeylerden de biz sorumluyuz ve aslında değiştirdiğimiz de yalnızca üzerindekiler. Tıpkı daha önce bahsettiğim insan-kıyafet ilişkisi gibi. Açalım gözümüzü, dünya bizi yönetmiyor, dünya bizi değiştirmiyor, bahsettiğimiz şey değişimse, o yalnızca insanda oluyor.

OzaN

Gece

“Oysa tüm söylemek istediğim hissettiklerimin ötesinde değildi, hiç olmadı da.”

Bana şimdiye kadar bir şekilde ulaşmış insanlar, yani yazdıklarımı okuyanlar, söylediklerimi duyanlar, bazen beni görenler eminim ki bazı şeyleri bilmeli benim hakkımda. Her şeyi anlatmak huyum değil maalesef. Bu sebeple karşılarına geçip, bakın ben böyleyim, ben şunu yaparım, bunu severim, şundan nefret ederim demem. Yalnızca kalemimi kullanıyorum bunları söylemek için. Ah.. Unutmuşum.. Artık kalem de yok yazmak için, tek ihtiyacımız olan aptal bir bilgisayar değil mi ? Aynı görüşte değilim bu şartlarda , teknoloji düşmanı da değilim fakat bazı şeyler kağıt üzerinde daha tatlı şüphesiz. Belli bir tarihe kadar yalnızca bilgisayarda bulunuyordu yazılarım. Artık bilgisayarıma bir arkadaş çıktı ve onları başka bir yerle daha paylaşıyorum, tamamen bana ait oluyor çünkü her şey. Şu an okuduğunuz yazıyı ben yazdım evet ama, benim yazım değil bu. Benden olan unsurlar azalıyor yani. Neyse, durum böyle iken, yine kendimle ilgili bir şeyi yazarak anlatmak istedim.

Öncelikle yazmak gibi bir eylem, benim hayatımda çok önemli bir yere sahip, gün geçtikçe de artıyor. Bu eylem ile ilgili farklı şeyler var uyguladığım. Yazılarımı yayınladığım saat değil yazdığım saat. Yazılarımı gündüz yayınlamayı seviyorum, fakat gece yazıyorum. Daha önce zaten gecenin insanları sessizleştirdiğinden bahsetmiştim. Dünya sessizleşiyor, herkes kabuğuna çekiliyor ve bir başıma kalıyorum. Gereken de bu zaten kendimi dinleyebilmem, hissettiklerimi, duygularımı kağıda dökebilmem için. Gece gerçekten önemli benim için. Tüm diğer duyguların güneşle birlikte gidişini seyretmek, diğer insanların birer birer yok oluşunu görebilmek için.. Sabaha kadar elbette. Adına ne derseniz deyin, geceyi seviyorum ve gece yazmak kadar güzeli yok. Farklı bir bakış açısından yaklaşırsak, geceden bahsettiğim 00.00 ve sonrası. Yeni bir günün başlangıcı yani. Yeni bir güne başladığımız ilk dakikalardan itibaren bir heyecan kaplıyor içimi ve nasıl oluyorsa o gün açığa çıkması gereken duygularımı açığa çıkarmayı başarıyor. Söylemek istediklerim bunlardı işte bu yazıda. Bu arada unutmadan, gecenin en sevdiğim yanlarından biri de ne biliyor musunuz ? Kimin gerçek, kimin sahte olduğunu görebilmek için yüzüne bakmanız gerekmiyor. Herkes karanlık çünkü. Aydınlık olan tek şey, düşünceleriniz ve düşündürdükleriniz..

OzaN

Kesinlik

İnsanlar kesin konuşmayı çok seviyor. Daha kolay çünkü. Zaten yoğun olan hayat maratonunda üstünden bir yük atmış gibi rahatlamış hissediyorlar özellikle olasılığı bol konularda. Kolay olanı yapmak daha cazip geliyor elbette. Hangimiz zor şeylere bayılırız ki ? Olasılıkları değerlendirmeden konuşmak bir yana, kesin konuşmaktan bahsediliyorsa yanılma payı çok yüksek. Nitekim yanılıyorlar da. Özellikle benimle ilgili kesin konuşulduğunda insanları yanıltmayı çok seviyorum. Beni benden iyi tanıyan kimse olmadığına göre -ki en yüksek orana ailem sahip- diğer insanların benim hayatımla ilgili kesin konuşması kadar saçma bir şey yok kanımca. Ben bile kendimle ilgili kesin konuşamazken, sen kimsin ki konuşuyorsun derler adama.

Hayatımız boyunca zaten bizi geriye götüren şeylerden biri de bu kesin yargılarımız. Şu şöyle olmaz, bu böyle yapılmaz gibi sıkça kullandığımız şeylerde de bir bakıma bu hataya düşüyoruz. Bakış açısını daraltmaktır kesin konuşmak. Görüş alanından dünyanın yarısını , hatta belki daha fazlasını çıkarmaktır kesin yargılara varmak. Bir insanı gerçekten tanımak vardır, bir de tanıdığını sanmak. Eğer tanımak çok kolay bir şey olsaydı yirmi yılı aşkın evlilikler çiftlerin huyları yüzünden bitmezdi. Basit insanları tanımak kolaydır ama. Bu durumu dışarıda tutmak lazım elbette. Ayrıca bir açıklama yapmam gerek bu konuda. Basit insanları tanımak doğal bir şekilde kolaydır fakat eğer daha zor insanlar kendi yetilerini kullanabilirse insanlara kendini kısa sürede anlatabilir, tanıtabilir. Tabi istediklerine. Bu ayrımı da yapmak gerek diye düşünmekteyim. Sözün özü şudur ki, tanımak ile kesin konuşmak çok bağlantılı şeyler. Ne kadar tanıdığımızı düşünürsek düşünelim, bir başka insan için kesin konuşmayalım, attığımız tuttuğumuzla kalırız, sonra da laflarımızı bir bir yutarız..

OzaN

26 Haziran

Canım kardeşim Ali, iyi ki doğdun, iyi ki varsın, geleceğin eminim çok çok güzel olacak, her geçen yıldan daha fazla tat alman, yaş ilerledikçe de her yaşın olgunluğunu en iyi şekilde kaldırman dileklerimle.. Seni seviyorum kendisi küçük, kalbi büyük kardeşim !

OzaN

Günün Sözü*25

Her ne kadar yazdığım şeyin başlığı günün sözü olsa da, her gün yazmadığım konusuna eminim dikkat edilmiştir. Her gün için bir söz yazmak bazen içinde bulunduğum süreçten kaynaklı, bazense yazmaya değer çok fazla şeyin gerçekleşmemesinden dolayı. Eğer yaşantım içerisinde buraya yazılmayı hak etmiş bir olay oluyorsa, emin olun yazıyorum. E tabi bu tamamen yazılmayan günlerin boş geçişini göstermiyor. Çünkü her gün bize yeni bir şeyler mutlaka getiriyor, ya da bizden çaldıklarını çok hızlı bir şekilde götürüyor. Belki de yazmadığım günler , benim yazmayı düşündüğüm bir şeyi benden çoktan alıp götürmüştür hayat. Kim bilebilir ki götürmediğini. Götürdüğünden dolayı belki hala eksik bir şeyler vardır. Ben de zaman ve hayat işbirliği içerisinde ana etken olan getiri-götürü işinde pay sahibi olmak istediğimden, buraya yazdığım her şeyi , aynı şekilde, tüm düşünsel yoğunluğuyla bir deftere yazma gereği hissettim artık. Benden götürecek bir şey bulamayacaklar o zaman, götürmeye çalıştıkları şeyi çoktan bir yere yazmış bulunacağım çünkü. Yazmayı biraz da bu yüzden seviyorum. Düşüncelerimi aktarabileceğim insanları bulabildiğim için. Yazmayı deneyin eğer şimdiye kadar denemediyseniz, kendinizi hafiflemiş hissedeceksiniz.

OzaN

Günün Sözü*24

Havaların ısındığı şu günlerde içimi de ısıtacak bir şeye sahip olmak isterdim. Bir duygu, bir his, söylemek istediğim bir şey, anlatmak istediğim bir hikaye gibi. Var aslında ama istediğim gibi değil. Yani her hissettiğimiz şey içimizi ısıtmaz ki ! Müzik dinlerken bazen boşluğa düşersiniz ya hani sanki klip çeker gibi, bir şeyler sizi içine çeker. İşte öyleyim diyebilirim ki, bu da bir yerlerde bir boşluğun oluşundan kaynaklanıyor sanki. Kendimi dinlemeye çok zamanım var sanırım. Gelelim günün sözüne : “Müzik dinlerken, kendini dinleyebiliyorsan eğer, ezgileri değil de içinde beslediğin onca duygunun haykırışı geliyorsa kulağına, senin fısıldaman gerek artık rüzgara şarkını, ulaştırması için dünyaya.”

OzaN

Günün Sözü*23

Bazen ortası bulunmaz bazı şeylerin. Ya susarsın içindekileri dökmemek için, ya da çığlık çığlığa bağırasın gelir ve bağırırsın dilediğince, özgürce. Eğer içinde kalmasını daha değerli görüyorsan bazı şeylerin, vakti gelene kadar susmak en iyisidir. Ne zaman geleceği bilinmese de , beklemek de hoşuna gider kimi zaman. Çünkü içinde bir heyecan biriktirirsin her ne için tasarıda bulunduysan. Bu yüzden konuşmaktan daha kıymetli bir şey varsa o da susmaktır, elbette yeri gelene kadar.

OzaN

İsim

Her şeyi adlandırmayı ne çok seviyoruz değil mi ? Çevrede gördüğümüz her davranışı, her cismi, sahip olduğumuz her duyguyu, yaptığımız her şeyi tek sözcüğe sığdırmayı mesela. Bir şeye isim vermek onu yüceltmez aslına bakılırsa, bizim işimizi kolaylaştırmaz mı , kolaylaştırır kabul. Daha az çaba harcanır ağızdan çıkarabilmek için bir sözcüğü. Fakat öyle bir sözcük kullanmalıyız ki adlandırdığımız o şeyi tam anlamıyla karşılamalı bence.

Bir şeyi tarif etmek için kaçındığımız şey zaman kaybı mı ? Tek sözcüğe sıkıştırılmış öyle büyük duygu birikimi oluyor ki kimi zaman. Adına “aşk” deniliyor koca bir gökdelen büyüklüğünde bir duygu yüküne. Onu taşıyabilmenin zorluğu, içinde yaşatabilmenin farklılığı, güçlüğü unutuluyor tek sözcük ağızdan çıktığında. Ya da aynı şekilde nefret. Zıt anlamlı olduğu için söylemiyorum bunu-ki zaten zıt anlamlı değiller- . Yani demek istediğim tek çizgi üzerinde ilerlemiyorum bu kanıya varırken. Aşk ve nefret gibi sözcükleri neden böyle kısaltmak zorundayız, sahip oldukları anlam derinliğini ağzından çıkarabilme yetisine sahip herkesin aynı şeyleri hissedip hissetmediği de değil sorunum. Genel bir sorun benim yaşantıda gördüğüm. Belki de her şeye bir karşılık bulma, her şeyi kısaltma gibi bir çabamız olmasa birçok duygu ve düşünce şu anda kısaltıldığı ve giderek anlamsızlaştırıldığı gibi olmayacak, tek kelime değil de, tek bir cümle kullanılacak atıyorum. Bu sayede cümlenin sonuna gelene kadar söylemek istediğimizi tam olarak düşünmemize olanak sağlayacak bir zaman ortaya çıkacak. Ağızdan yanlışlıkla çıkarılmış bir sözcüğün yarattığı olumsuz etkinin, hasarının düzeltilmesi için gereken çaba ve zaman ile, tek sözcüğe indirgediğimiz bir kavramı bir cümleyle anlatmak arasında geçen zamanı ve çabayı karşılaştırma olanağımız gerçekten yok. Eğer zamanında tek sözcükle tam olarak karşıladığı düşünülen bir şeyden bahsederken yanına dört ya da beş sözcük daha eklenmiş olsaydı en fazla  on saniye daha uzun konuşmuş olacaktık. Fakat şimdi yanlış yaptığımız bir şeyi düzeltmek için dört ya da beş ay gerekebilir, hatta hiç düzelmeyebilir de.

Hoşumuza giden o sözcükler var ya, hani kullandığımızda kendimizi rahatlamış hissettiğimiz, genelde soyut olan şeyler : mutluluk, sevgi, aşk, nefret, çaba, umut, üzüntü, hayal, rüya gibi. Bu büyük duygusal birikimlere haksızlık edildiğini düşünüyorum tek kelimeyle anlatıldığı zaman. Eğer devamında bu söylenileni betimleyebilecek çeşitli tümcelerle destekliyorsanız sözcüğü, hiç sorun değil. Nitekim günümüzde bunu göremiyoruz. Çünkü “zaman çok kıymetli” bizler için ve daha sonra günlerimizi, haftalarımızı, belki yıllarımızı harcamayı daha mantıklı buluyoruz konuşma anına iki dakika eklemeye göre. Ne kadar doğru düşünüyorum ya da ne kadar yanlış bilmiyorum, zaten yargılama yeri de kesinlikle değil bu alan ama ben böyle düşünüyorum. Sizinle ilgili kimin ne dediğinin de pek önemi olmuyor günümüz şartlarında, nasılsa söyleyip geçiyor herkes her şeyi. Şu yazdıklarıma birisi “kötü olmuş” dese ne kazanırım ki ? Hiçbir şey. “Kötü olduğunu düşünüyorum, çünkü :…” ile devam ettiği şartlar altında bir kazancımın olacağı kesin. Fakat benim kazancımın olmadığı bir yerde, bana gerekli eleştiriyi zamanını “kaybetmeyi” istemediği için yapmayan birinin de ne kazanacağı konusunda da hiç fikrim yok.

OzaN

Kısa Öz*19

Eğer hepimizin yaşamayı seveceği bir dünya arıyorsak, hepimizin dediklerinin olması, dediklerimizin de gerçekçi olması şarttır.

OzaN

Tanımak

Bir kimseyi tanımaktan söz ediliyorsa eğer, orada iki kez düşünmek gerekir. Konuşmak kadar kolay değildir işte o. Çok uzun bir süreç gerektirir aslında tam anlamıyla sözcüğün hakkını vermek. Öyle bir yıla kadar olan süreçlerde sadece lafta kalacağı şüphe gerektirmez. Çünkü insanlar bu tarz söylemlerle hafife alınmaktan ileri gidemiyor maalesef. Kim için olursa olsun, eğer birini tanıdığımızdan bahsediyorsak, tıpkı uzun süre satranç oynamış gibi bir sonraki adımını tahmin etmekten öte, bilmek ilk şart bana göre. Gerçekçi düşünmek gerekirse biz  düşünen insanlar satranç oynar gibi yaşıyoruz ve ne kadar tanırsak tanıyalım rakibimizi, bir sonraki adımını bilen bir hisse kapılsak dahi ; bizi şaşırtıp daha önce hiç oynamadığı gibi oynayabilme olasılığını göz önünde bulundurmadan erken bir davranışta bulunursak, bu o kişiyi yeterince tanıyamadığımızın bir göstergesi haline gelir. Bu iş sabır işidir çünkü.

Kimi insanları tanımak için çok özel bir insan olmanıza gerek yoktur, günlük yaşantısını bir hafta gözlemledikten ve o kişiyle bir hafta vakit geçirdikten sonra, temel olarak bazı özelliklerini öğrenip, tanımanız mümkün. Fakat kimi insanlar şimdi bahsettiklerim kadar kolay değil. Elbette onları da tanımak imkansız değil ama fazlasıyla zaman gerektirdiği aşikar. Birinci tipteki insanlar için gerçekten çok fazla söyleyecek şey yok, onlar kısa sürede kendini belli edebiliyor ana hatlarıyla, bizler için zor olan her zaman ikinci tiptekiler. Bu tarz insanların davranışlarındaki değişkenlikleri ya da varyasyon gösteren düşüncelerini dengesizlik diye tanımlamak kadar kolaycılık da yoktur. Zaten bir sürü şeye isim vermek, onların zihnimizde değiştirdiği alan izdüşümünü azaltmakta ama neyse, konu bu değil.

Eğer yalnızca davranışlarını gözlemlediğimiz insanlar hakkında yorum yapıyor ve onları dengesiz olarak değerlendiriyorsak, bastığımız yere iyi bakmalıyız hepsinden önce. Bir insanı tanımak demek, bütünüyle, davranışları ve düşüncelerinin ortak noktasını görebilmek, tasarılarının yolunda sergileyeceği davranışları artık bilmek demektir kanımca. Özellikle ikinci tip insan grubu için, onları tanıdıklarını söyleyen insanların yanılgıya düştüğü ilk adım, kesinlikle budur. Düşünce bazında tam anlamıyla tanıyabilmek için yeterince zaman geçirilmemiş olmasına rağmen, herhangi bir davranışından ötürü yorum yapmak, bir başkasına da ben onu tanıyorum demek de son derece çocukça gibi görünüyor benim açımdan. Ya bir araya getirdiğimiz sözcüklerin oluşturduğu cümlenin anlamını tam olarak bilmemiz gerek, ya da konuşmamak gerek bazen. Hem zaten sürekli de konuşmak zorunda değiliz ki. Çevremizdeki olaylar bizim etrafımızda ve bizim istediğimiz şekilde ilerlemek zorunda değil, bu hiç öyle olmadı ve olmayacak. Genellikle zaten bahsettiğim hataya düşenler bu tarz insanlar oluyor. Nereden ve hangi sebepten oluştuğunu bilmediğim bir eksiklik hissi uyanıyor zihinlerinde. Hiçbir şey yapamıyorum, en azından insanlar tarafından saygı ve sevgi gördüğü düşünülen bir kişiyi tanıyorum diyeyim. Belki ben de faydalanırım bu ortamdan gibi bir zihniyetle yola çıkan ve kendileri için çok üzüldüğüm insanlar bu sözcüğün anlamını bilmeli artık.

Ne insanlar sizin çok kısa sürede tanıyabileceğiniz kadar “basit” , ne de anlamını tam olarak kavramadan bu sürekli kullandığınız sözcük, sizi bir adım ileri taşıyacak. O yüzden, bence bir başkasını tanıyorum demeden önce, kendimizi gerçekten iyi tanıyor muyuz, kendimizin farkında mıyız, neyin nasıl geliştiğini, neyi düşündüğümüzü, neyi savunduğumuzu, ne uğruna yaşadığımızı bilmemiz gerekiyor. Sizi üzmek istemem ama, henüz hiçbiriniz beni tanımıyorsunuz. Sağlıcakla kalın.

OzaN

Kısa Öz*18

Gerçek başarıyı elde etmiş olanlar, ben başardım demeyenlerdir.

OzaN

Rüya

Sonsuzluğu hayal edebildiğim, bir kuş kadar uçabildiğim, doyasıya şarkı söyleyebildiğim, düşünmekten korkmadığım, gülerken eğlenebildiğim, üzülmediğim, sevinçten ağladığım, herkesin dost olmadığı ama birbirini kırmadığı, insanların insaflı olduğu, saygının kaybedilmediği, sevginin yitirilmediği, kahkahaların kesilmediği, barışın bozulmadığı, savaşın terim anlamının bilinmediği, rüyalarımdaki gibi bulutların beyaz, gökyüzünün mavi olduğu, denizin fırtınasız, ağaçların yeşil olduğu bir dünya istiyorum hiç yaşamadığım gibi yaşamak için. Her açan çiçeğin doğaya gülümsediği, yarım bırakılmamış, yeni başlanmış bir dünya istiyorum. Ben büyüdükçe kirlenen değil, büyüdükçe güzelleşen, daha da temiz olan bir dünya istiyorum. Sorumlulukların mutlu ettiği, korku denilen duygunun kendisinden korktuğu, rüzgarların ev ve ağaçları uçurmadığı, şarkı söylediği bir dünya istiyorum. Sevginin egemen olduğu bir dünya istiyorum.

Çok mu şey istiyorum ?

Şüphesiz.

Sorun değil.

Hayallerimi de kaybetmedim ya.

OzaN

Kısa Öz*17

Nefesim kesilir bazen, terimi silmeye elimi kaldıramam ama içimi yine susturamam. O susarsa, içimdeki çığlıkların duyulmaması için kim konuşacak ?

OzaN

Kısa Öz*16

Kendi dünyamda yaşıyorum ben, bakma sen bana. Sen istediğini yap, umutlarımı da , düşüncelerimi de satılığa çıkaracak kadar satılmadım henüz.

OzaN

Bulut

Bazen hiç beklemediğimiz anda çıkagelir bir bulut başımıza. Sonra diğeri, ardından diğerleri. Nasıl bir ipte iki cambaz oynamazsa, o kadar bulut da yan yana geldiğinde, gökyüzü dar gelir onlara. Tüm hararetleriyle içlerinden geçerler birbirlerinin. Aslında kesinlikle birbirlerini değiştirmek değildir niyetleri biz insanların hep yapmaya çalıştığı gibi. Yalnızca kendinden bir şeyler bırakmak isterler yakınlarındaki diğer bulutlara. Ya bizim gücümüz yetiyor bir şeyleri değiştirmeye ki bu kadar çabalıyoruz, ya da onlar biliyor doğrusunu, yaşamaya devam etmek için.

 

Riske girmek istemiyorlar belki de bulutlar. Onlar bir şeyi değiştirmeye çalıştıklarında bundan yalnızca etrafındaki iki tane bulut etkilenmeyecek sonuçta. Hem belki bizi düşünüyorlardır. Her şey de aleyhimize değil ya. Şimdiye kadar doğaya rağmen insan mı, insana rağmen doğa mı tam kestirilememiş olsa da artık farklı olacak gibi görünüyor, en azından bizim için. Çünkü etrafımızdakileri değiştirmeye çalışmak yolundaki çabalarımızın boşa çıktığını çoğu zaman görmemize rağmen pes etmiyoruz ve olur da değişir bizim kendimize yanlış gördüğümüz herhangi bir şey deyip, devam ediyoruz emeğimize. Etkileyebileceğimiz de yalnızca bir insan var eğer bir tanesiyle ise bizim sorunumuz. Elimizden geleni yaptıktan sonra değişip değişmemek konusunda özgür bırakmak en iyisidir karşımızdakinin insan olduğunu hatırlaması için zaten. Bu yolda pes etmek isteyen varsa değişimden payını alıp almadığını görmek bizim boynumuzun borcu, kendisi için de insan olduğunu, özgür olduğunu, düşündüğünü, düşündükçe öğrendiğini, çapını genişlettiğini görmek eminim çok güzel bir şey olacak. Dünya döndükçe bulutlar gibi biz de belki düşünce havuzlarında birbirimizin düşüncelerinde yüzeceğiz, ya da kim bilir, boğulmakta olan birine yardım edeceğiz. Hem belki biz de boğuluruz ?

OzaN

Günün Sözü*22

Aslında hiç gitmiyorlar sanırım yanımdan ilham perileri. Belki saklanıyorlar tüm masumiyetleriyle, zarar gelmesin diye kötülük rüzgarından dünyanın. Ben de istemem her zaman çıkmalarını yerlerinden, ta ki benim duygularımın ağırlığı ve gücü, dünyaya baskın çıkana kadar.

OzaN

Kısa Öz*15

Madem göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor zaman, o halde gözünüzü bir an önce açın ve kapatmamak için çabalayın. Hayatta kalmaya çalışın. Bu sayede siz elinizden geleni her şekilde yapmış olursunuz.

OzaN

Hoşçakal

Ne garip bir sözcük bu hoşçakal. Çok farklı şeylerde, çok farklı anlamlarda kullanılmaya uygun bir sözcük ve yaşantımız içerisinde sık kullanıyoruz aslına bakılırsa. Hoşçakal dersiniz birinin yanından ayrılırken günlük yaşantı içerisinde, ya da kalbinizi artık yanında tutamayacağınızı söylersiniz kimi zaman bu sözcükle. Söylerken kalbinizden ne geçiyorsa, ne hissediyorsa yüreğiniz onu anlatır bu sözcük. Yalnızca ağızdan çıkmaz ayrıca, gözler de anlamını tamamlar konuşma sürecinde. Hani bazı sözcükler vardır bir kulağımızdan girip diğerinden çıkar diye betimleriz yeri geldiğinde, işte onlardan değil bu sözcük. Aslında her söylenildiğinde bir veda içerir, ansızın başlayan yağmurda ıslanmış gibi hissedersiniz kendinizi size söylendiyse. Bazen de bir çiçek sular gibi dinginleşirsiniz hele de söyleyen sizseniz. Oysa ki söylemekte, dinlemekte aynı şeydir bu sözcüğü. Tek başına bir şeyden ayrılamaz ki insan !

 

Çok değil, arada ben de kullanırım. Çok nadir ama. Şöyle ki ; eğer sadece basit bir vedaysa söylemek istediğim, yarın yine görüşeceksem o kişiyle sorun değil. Bazen söylüyorum ben de bu yüzden. Fakat eğer siz de daha önce bunu çok kötü konularda, çok kötü bir şekilde duyduysanız kullanmaktan kaçınırsınız, sizi ne kadar acıttığını bilirsiniz bu sözcüğün ve bir başkasına siz öyle düşünmeseniz de sizin anladığınız gibi aktardığınızı sanırsınız. Bu sebepten ötürü de az kullanırsınız. Dediğim gibi eğer günlük yaşantıyla ilgiliyse anlatmak istediğimiz, tema gündelik ise sorun değil, gerçekten. İyi dileklerimizi içinde barındıran saf ve temiz bir sözcük. Fakat eğer bir kişiye söyleyeceğiniz son kelimeyse “hoşçakal” bir ağırlığı olduğuna şüphe yok.

 

Tüm bu söylediklerimde asıl varmak istediğim amaç, bu çok yönlü sözcüğü güzel ve etkili bir yerde kullandığınızda çok derin anlamlar içerebileceğini gösterebilmekti bilmeyenler için. Elbette çoğunuz biliyorsunuz ama ben yine de hatırlatmak istedim diyelim. Hoşçakalın  o halde ! (Yok yok korkmayın. Son derece günlük bir dille söyledim.)

OzaN

 

Kısa-Öz*14

Unutulmamalı ki yakınımızdaki insanı kaybetmek daha kolaydır. Nitekim onlar için geldiği yoldan geri dönmek kadar basiti yoktur.

OzaN

Karmakarışık

Gerçekten başlık ifade ediyor duygularımı ve içinde bulunduğum durumu. Hayata dair beklentilerim gün geçtikçe artmakta ve bu artış sebebiyle mutluluk eşiğim yükselmekte. Bu eşiğin yükselmesiyle birlikte eğer benim de mutlu olma isteğim artacaksa gerçekten sorun yok. Fakat birbirlerini dengeleyemeyecek düzeye ulaşırlarsa orada sıkıntı var benim adıma. Bir şeyleri yapmak ya da yapmamak arasında kalmak kadar kötü bir şeyin olup olmadığı konusunda kararsızım. Hatta şu an yazdıklarımı gönderip göndermemek arasında da kaldım. Diğer şeyler gibi yazımın sonuna geldiğimde karar vereceğim sanırım şu karmaşık duruma. Her şeyi son anda aldığım kararları uygulayarak yapıyorum ya da yapmıyorum, işlerin bir plan dahilinde yürümesi şu an daha çekici geliyor bana. Bilmiyorum hep planlı davransam ne olacak ama şu an benim için güzel en azından düşünmek. En iyisi düzeltmek kendimi en kısa zamanda, bu uğurda uğraşmaya başlıyorum hatta ve kısa kesiyorum.

OzaN

Kısa Öz*13

Kelebeklerin ömrünün kısalığından bahsedilir değil mi her zaman ? Onlara öyle geldiğini nereden biliyoruz ? Kaç kere kelebek olduk hayatımız boyunca ? Hep yaptığımız gibi yine bilmediğimiz bir şeyle ilgili yorum yapıyoruz ve bunu kurallaştırıyoruz.

OzaN

Kısa Öz*12

Düşündüklerim ile yaptıklarım arasındaki ince çizgi üzerinde yürümeyi öğrenmiş cambaz gibiyim artık, çizginin uzunluğunu bilmesem de sabrımın da yardımcı olabileceğini umuyorum ve bunu gerçekten biliyorum.

OzaN

Güç

Beni üzen şeylerin karşısında dimdik durup, yılmamayı öğreneli çok oldu gerçekten. Bu şeylerin beni üzmesini engelleyemedim belki doğal olarak, fakat o şeylerin bile emin olamadığı bir şey varsa, o da üzüntümün süresidir. Eğer hayattan çok beklentiniz yok ve akışına rahatça bırakabiliyorsanız her şeyi , sizi çok yıprattığını söyleyemem o üzüntülerin , fakat her şeyi düşünmeyi seçiyorsanız, sürekli mantığın peşindeyseniz, üzgünüm aslında düşünmediğiniz ve üzüleceğiniz çok şeyin olduğunu söylediğim için. Son olarak benim de içinde bulunduğum bir grup var ki, üzülmesi gereken şeylere üzülen, dozunu ayarlayabilenler.

 

Hayatta olduğunuzu unutabilecek kadar umursamaz davranışlar sergiliyorsanız sıkça, eğer mazoşist değilseniz çevredeki olaylara üzülmenizi beklemiyorum açıkçası. Üzülmek iyi bir şey değildir evet ama yeri geldiğinde de üzülmek insan olmanın bir gereğidir diyorum yalnızca.

 

Her şeyi düşünüyorsanız eğer, üzülecek çok şey buluyorsunuz demektir. Her an aklınıza gelmeyen şeyleri geri planda bırakmak yerine aklınızın ön raflarına sık sık çıkarmanız için malzemeniz çok fazla. Sürekli düşünüyorsunuz çünkü, olaylar sizi etkilemese de, etkinlendiğini düşündüğünüz insandan fazla düşündüğünüz için fazlasıyla üzülüyorsunuz. Üzülmek yeri geldiğinde güzeldir diyorum.

 

Siz de benim gibi üzülmesi gereken yeri iyi bilip, üzülmesi gerekenlere üzülüp, dozunu biliyorsanız, süresini ayarlayabiliyorsanız, kısacası kendinizi seviyorsanız emin olun hayat da sizi seviyor. Kimi zaman üzüntünüzü kontrol edebilmek zor geliyor biliyorum fakat sizde bu güç var bunun farkındayım. Daha önce böyle oldu çünkü ;kontrol ettiniz üzüntünüzün dozunu. Böyle yapmaya yeni başlayanlara ise söyleyebileceğim çok şey yok, hoşgeldiniz bizim dünyamıza :)

 

OzaN

Konser Duyurusu

14-15 Mayıs tarihlerinde 2. si düzenlenecek olan Kazım Koyuncu Çevre ve Müzik Festivali kapsamında “Epik” adlı grubumuz sahne alacaktır. Saat 17.00′de başlayıp 18.00′de bitmesi beklenen konserimizde sizleri de orada görmek isteriz.


Yer: Üçyol Uğur Mumcu Parkı / İzmir

OzaN